BODRUM’DA ‘ÖLMEYEN’ BİR HAYAT… O'NUN MÜCADELESİ ASLA BİTMEYECEK

Habere Oy Verin:

13 yaşındayken doktorlar O’na skolyoz teşhisi koydu… Bir anda yaşamının tüm seyrini değiştiren bu süreçte talihsizlik bir türlü peşini bırakmadı. Beyincik ve omurilikte tümörler peydah olmaya başladı. Sayısız ameliyat, aylar süren kemoterapi seansları, acılar, yorgunluklar peşini bırakmadı. 30 yaşına kadar bir baston yardımıyla da olsa yürüyebiliyor, hayatın içine karışabiliyordu. Çalışıyordu, üretiyordu. En verimli ve en üretken çağında, yatağa mahkum kaldı. Kimileri buna ‘kader’, kimileri ‘talihsizlik’ der... İnsanın akıl ve yürek gücünün dayanamayacağı bir kırılma noktasıydı O’nun yaşadığı. Ancak O’nun mücadelesi, azmi, yaşama sevinci, asla pes etmeyen kocaman yüreği tüm bu zorlukların üstesinden, şapka çıkartılacak bir cesaretle gelmesini sağladı… Muhibe Aktı, bugün 53 yaşında bir kadın… Düşünen, üreten, insanları ve hayatı seven bir kadın O… 12 yıldır Konacık’taki evinde, kardeşi gibi gördüğü yardımcısı İrma ile birlikte yaşıyor. Bedeni O’nun aklına ve gücüne karşı adeta savaş açmış olsa da, hayattan asla kopmuyor. Kısıtlı da olsa kullanabildiği tek eliyle, Türkiye’nin en popüler bilgi paylaşım platformlarından biri olan listelist’e yazılar gönderiyor. Öyle hayata dair, öyle sıcacık yazılar ki, umarım kalemini hiç bırakmaz… 

Biraz kendinden söz eder misin bize? 

İstanbul’da 5 Mayıs 1965 yılında doğmuşum. Ertesi günü Hıdrellez. O yüzden çok severim doğduğum günü. İstanbul’da yaşayıp büyüdüm ben. Üsküdar Kız Lisesi’nde okudum. Eğitim yıllarında sağlık problemlerim başladı. Özel bir inşaat şirketinde 30 yaşıma kadar çalıştım. İstanbul’da çok saygı duyduğum bir insan olan Kemal Demirel’in başkanlığındaki Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği’nde halkla ilişkiler görevini sürdürdüm. Rahatsızlığım ilerleyene kadar çalışma ve dernek hayatım çok güzel bir şekilde devam ediyordu. Sonra her şey değişti.

Sağlık sorunları ne zaman ve nasıl başladı? O süreci anlatır mısın?

13 yaşıma geldiğimde Skolyoz teşhisi kondu bana. Akabinde omurilikte kistler meydana geldi. Daha sonra Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’nde kistleri aldırdık. Ben yaklaşık 20 yıl boyunca bir cihaz ve bir değnekle yürüdüm. Okulu da o süreçte bitirdim. Üniversiteye gidemedim çünkü sınavlara gitmek benim için çok zordu. İki farklı sınav merkezine gidebilecek bir durumum yoktu. O yüzden çok istememe rağmen okula devam edemedim. 30 yaşıma kadar bir şekilde üretmeye, çalışmaya devam ettim ama. Kumaş boyama işi yapıyordum evimde. Dernek işlerimi yapabiliyordum. Ta ki bir kez daha Ankara yolu görünene kadar… 

Bu kez neden gittin Ankara’ya?

Rahatsızlığımın ilerlediğini öğrendik. Küçük beyinciğin altında ve omurilikte tümörler tespit edildi. Bunlar alındı. Hayati önem taşıyan yerlerdeydi. Onkoloji tedavisi başladı. Kemoterapi ve radyoterapi sürecini yaşamaya başladım. İki seneyi aştı diyebilirim. Kısa kısa anlatılsa da çok yorucu, sıkıcı, üzücü bir süreçti o… Daha sonra ben kemoterapiyi bırakmak istedim. Çünkü vücudumda güç kalmamıştı. Kendimi iyi hissetmiyordum. Doktorlar bırakmak istemedi ama ben “Bırakın, ne kadar ömrüm varsa onu yaşayayım” dedim. Nitekim kemoterapi neticesinde bağışıklık sistemim çökme aşamasına gelmişti. Mecburen bırakmak zorunda kaldılar. 

Tedavinin sonunda bir umut ışığı var mıydı? Beklediğin bir şey…

Hayır. Doktorlar çok fazla yaşama umudum olmadığını söyledi bana. İki ya da üç yıl ömrüm kaldığını, daha sonra bitkisel hayata gireceğimi söylediler. Mutlaka bir ameliyat daha olmam gerektiğini söylediler…  Kararsızlık içindeydim o dönemde. Ama artık yaşayabildiğim kadar yaşarım düşüncesindeydim ben. Ta ki 1999 yılında yaşanan Marmara Depremi’ne kadar…

Ne değişti o depremde senin için? 

Kimse ölmek istemez. Ama benim ölmem beklenirken, ben yaşıyordum. Pek çok genç, çocuk hayatını kaybetti… O gün kararımı verdim ben. Ameliyat istemedim. Tüm tedavi yöntemlerini reddettim. Kimse sesini çıkaramadı artık. O günden bu güne hiç tedavi olmadım. Aradan 22 yıl geçti. Çok şükür sağlığım yerinde. Arada bir sağlıklı insanların olduğu gibi rahatsızlıklarım oluyor. Ama geçiyor. Üzerine koymuyorum. Ya da panik olmuyorum. Sol kolumu kullanamıyorum. Sağ kolumu da kalem tutamıyorum ama yine de kullanıyorum sınırlı ölçüde. Yemeğimi yiyebiliyorum. Bütün bedenimde sadece boynumdan yukarısında his var. Ama mutluyum ve yaşıyorum. 

NE GÜZEL BİR HAYATIM VAR DİYE ŞÜKREDİYORUM

Ne büyük bir içsel güç ve ne güzel bir bakış açısı bu… 

Sevgi aldığım sürece ne bir ağrım, ne bir sıkıntım olur benim. İnsanları çok seviyorum. Hayvanları, doğayı çok seviyorum. Benim için nefes almak inanılmaz bir duygu. Derin bir nefes çektiğim zaman soluduğum o havayı hissettiğim zaman şükrediyorum. Ne kadar güzel bir hayatım var diye… 

Oysa hiçbir engeli olmayan ama en küçük bir zorlukta demoralize olup ve hatta depresyona giren insanlar var etrafımızda… Hiç mi düşmedi o kaşların? Hiç mi pes etme noktasına gelmedin?

Zaman zaman oldu. Ama hiç “neden” diye sormadım ben. “Neden engelli oldum?” demedim. Benden daha zor durumda olanları gördüm. Onları düşündüm. Dünyaya şöyle bir baktığınızda, sizden daha zor günler, olaylar yaşayan insanlar görüyorsunuz. Ben en çok kemoterapi aldığım günlerde büyük sıkıntılar yaşadım. Çünkü nefes almakta zorluk çekiyordum. “Allahım sana sığınıyorum. Bu bir eziyet. Kurtarmanı diliyorum” dediğim günler oldu. Ama geçti. Onun dışında hiç hayata küsmedim ben. Acı günler yaşadım. Fakat, anne ve babamı kaybetmek hastalıktan daha zor geldi bana. O zaman da ‘doğanın kanunu bu’ dedim kendi kendime. 

Nasıl baş ediyorsun hayatla? 

İrma benim en büyük desteğim. 9 yıldır yanımızda. Annem babam sağken bizimle birlikteydi ve hala benimle… Kuzenlerim sağ olsunlar, beni her anlamda çok desteklediler. Ekrem ve Erol ağabeylerim, maddi ve manevi anlamda her zaman yanımda oldular, hala da öyleler. Annem ve babamla birlikte bu evde yaşamam onların desteği sayesinde mümkün oldu. Minnettarım. 

Anne ve babanı ne zaman kaybettin?

Annem iki sene önce vefat etti. Babam ondan bir yıl önce aramızdan ayrılmıştı. Babam vefat etmeden 6 yıl kadar önce Alzheimer oldu. Anneciğim de vefatından 5 yıl önce glokom nedeniyle gözlerini kaybetti. Üçümüz aynı evde yaşıyorduk biz. Başka kardeşim yok benim. Aynı oda içinde alzheimerlı bir baba, görmeyen bir anne ve sadece beyni çalışan, konuşabilen ben… Buna rağmen çok huzurluyduk, çok mutluyduk. 

Bütün bu zorluklara rağmen hala yüzün gülüyor ve hala üretiyorsun… Neler yapıyorsun?

Bir süredir listelist.com internet sitesine yazılarımı gönderiyorum. Ben aslında çocukluğumdan beri yazmayı çok seviyorum. Eskiden küçük yazılar yazardım, yırtıp atardım kimse görmesin diye… İnsanın ruh sağlığı her zaman düzgün olmuyor. Paylaşacak kimse bulamadığımda, hemen bir ajandaya yazardım. İçimdekileri döker, sonra yırtardım. Bir terapi gibiydi sanırım. Yıllar sonra bana bir teklif geldi. “Yazar mısın” diye… Tabii ki dedim… 5 yazım var şu anda sitede. Duygularımı, yaşadıklarımı yazıyorum. Okuyanlar beğendiklerini söylüyorlar. Umarım öyledir.

BABAM BANA ÜÇ KALEM VE KALIN BİR DEFTER HEDİYE ETTİ…

Bir kitaba dönüşebilir mi o yazılar?

Çok istiyordum aslında. Sağlıklıydım o zamanlar… 20’li yaşlardaydım. Babama söylemiştim. O da çok heveslenmişti. Hatta “Kitabının adı ölmeyen hayat olsun” demişti bana… O benden daha heyecanlıydı. Kalın bir defter getirmiş bir gün bana. Üç tane de kalem. Kırmızı, mavi ve lacivert… “Neden üç kalem?” dedim. “Kırmızı kalemi güzel günlerin için, siyahı seni ağlatan, lacivert olanı da normal günlerin için getirdim” dedi. Hiç unutmuyorum o günü. Sonra ben yazmaya başladım. Kırmızı, lacivert ve siyah oranına baktığımda kırmızıların çoğunlukta olduğunu gördüm. “Ne kadar güzel bir yaşantım varmış benim” diye düşündüm. Herkes için kötü olsa da benim için güzel bir hayat. 

Hayatının en güzel anı ne zamandı diye sorsam…

Benim hayatımın her anı çok güzel… Şu an, benim hayatımın en güzel anı. En güzel şeyler ‘an’da yaşadığım duygular. Yağmurlu günleri çok seviyorum ben. Elimi açtığım zaman, gökyüzüne yüzümü kaldırdığım zaman temiz ve saf bir su geliyor yüzüme. Tüm kötülüklerden arındığımı hissediyorum. Anlatılacak gibi bir duygu değil. Tarifi mümkün olmayan bir duygu olarak kabul edin. Ama çok huzur bulduğum ve şükrettiğim bir an o… Yağmurdan sonraki kokuyu bir de çok seviyorum. Doğa ve toprak benim için her şey.

Bodrum’a geliş hikayen nedir?

Bodrum’a annem ve babam sağken geldik. 12 yıldır Bodrum’da yaşıyorum. Başlangıçta, hiç gelmek istememiştim buraya. Çünkü İstanbul’daydı benim hayatım. Bırakıp gelmek bana zor geldi. Sürekli ağladım. Ama şimdi ‘İstanbul’a döner misin?’ diye sorsanız “Hayır” derim. Sadece oradaki dostlarımı özlüyorum. Ama onlar da bana geliyor artık. O zaman hoş gelmeyen Bodrum bana şu anda cennet geliyor. İki sene sonra farkına vardım cennette yaşadığımın.

Bu cenneti tam anlamıyla yaşayabiliyor musun peki?

Artık yaşıyorum. İki üç sene öncesine kadar zordu burada hayat benim için. Ulaşım sorunum vardı. Tekerlekli sandalyede olduğum için araçlar uygun değildi. Dolmuşlara binemiyordum. İnsanlar müthişti ama… Bodrum halkında inanılmaz destek ve yardım gördüm ben her zaman. Engelli rampası olmasa da bana o yoksunluğu yaşatmadılar hiç. İçeri nasıl gireceksin diye sormadılar bile. Kaldırıp koydular sandalyemi minibüsün içine… Bodrum halkı çok duyarlı. Esnafı da, içinde yaşayanı da öyle… Şimdi ulaşım biraz daha rahatladı benim için. Engelli rampaları yapıldı. Rahatlıkla girip çıkıyorum ulaşım araçlarına.

Bodrum’da denize girme fırsatın oldu mu?

Bu sene çok uzun bir aradan sonra İrma ile birlikte yüzdüm. Yalıkavak Küdür’e gittik. Çok güzel bir deniz. Kumluk olduğu için süperdi. Önce İrma beni tekerlekli sandalye ile ortaya kadar getirdi. Ayaklarım hissetmediği için hiçbir zevk almadım. Benim yüzümün hissetmesi lazım. İrma’ya “Rica ediyorum beni kuma at” dedim. Önce ‘olmaz’ dedi. “Kendimi atarım” dedim. O anda mutluluk sonsuzdu. Denizin vermiş olduğu huzuru anlatamam. Kafamı suya soktum ve çıkardım. O andaki mutluluğu tarif edemiyorum. Hiçbir şeye değişmem. (Bu arada İrma bize cep telefonuyla çektiği fotoğrafları gösteriyor.)

Peki ya mekanlara, kamusal alanlara rahatlıkla girip çıkabiliyor musun? 

Bazı mekanlarda rampalar var. Ama zaman zaman bebek arabaları için mi yoksa bizim için mi yapıldıklarını anlamıyorum. Bazıları küçük ve dar, ya da çok dik. Bize uygun değil. Teknik bir hata sanırım. Tek başıma çıkmam mümkün olmuyor. Ama mekan sahipleri duyarlı Bodrum’da. Kamu binalarında da pek sorun yaşamıyorum. Kaldırımlar hariç! Onlar çok bozuk. Çok fazla sarsıntı oluyor. Kaldırıma çıkmadan gitmek zorunda kaldığımız oluyor İrma’yla. Ya da çok dar oluyor. Bir tek o sıkıntım var.

Engelli dernekleri, oluşumları ile temas halinde misin? Böyle bir destek alabiliyor musun?

İstanbul’da vardı ama Bodrum’da yok henüz öyle bir ortamım. Bir dernekle iletişime girmedim hiç. Turgutreis’te bir vakıf varmış. Oraya telefon açtığımda, benim gidebileceğim bir yer olmadığını anladım. Sanırım çocuklara yönelik… Uluslararası Tüm Engelliler, Yaşlılar, Kimsesizler Federasyonu Bodrum Temsilcisi Esma Ezenel ile iletişim halindeyiz sürekli. Çok verici ve çok kolaylıkla çözüm üreten bir insan. Çok faydalı işler yaptığını görüyorum. 

Engelli günleri, haftaları ve dolayısıyla zaman zaman da etkinlikleri oluyor. Katılabiliyor musun?

Ben doğru bulmuyorum bunu. Sadece bir günde bir şey hallolabilir mi? Diğer günlere de karşıyım ben. Anneler, Babalar gününe mesela. Simge olarak konmuş ama bu demek değildir ki sadece bir günde hatırlanacak o insanlar. Eğlence günü değil ki bu. Eğleniyorlar, etkinlik düzenliyorlar. Kırılıyorum. Çünkü engelliler için bir şey başarmak önemli. Yaptığın şey engelli bireyin yararına olmalı. Tek bir gün hatırlayıp yemek vermek hiçbir anlam ifade etmiyor. 

Ne bekliyorsun peki yöneticilerden, karar mercilerinden? Tüm engelli bireyler adına soruyorum. 

Yerel yönetimlerden ricam, kamusal alanları, çevreyi sadece kendi bakış açılarıyla düzenlemesinler… Bir engelliden destek istesinler. Lütfen engelli olsun ama! Ben bedensel engelliyim. Ben sadece yürüme yoluma, giriş yerlerime bakarım. Ama bir görme engelli ya da işitme engelli birey başka türlü bakar. O da kendine göre bir şey ister. O yüzden, her yerel yönetimde dört beş tane engelli bireyden oluşan komisyonlar kurulsun isterdim. Farklı engeli olan kişilerden oluşan bir engelli birimi… Onlara danışılsın… Çünkü sağlıklı bir insan, engelli bireyin neler yaşadığını bilemez. Bu sadece yerel yönetimlerde değil, devletin her kademesinde olmalı ama… 

Peki toplumdan bir beklentin ya da isteğin var mı?

Ben kelimelere ya da tavırlara takılmıyorum. Engelli arkadaşlarım bazı konularda çok hassas olabiliyor. Örneğin, arkadaşlarımın pek çoğu ‘sakat’ kelimesini sevmez. Özürlü kelimesini de sevmezler… Benim için fark etmiyor. Sakat da, engelli, de özürlü de diyebilirler. Ben eskiden de böyle düşünüyordum. Kelimeleri didiklemiyorum. İnsanların bakış açıları farklı. Siz cahil bir insana bana ‘sakat’ dediği için kızamazsınız. Bilmiyor ki… Yetişmemiş o şekilde. Kızamazsınız ki… Geçenlerde bir arkadaşım telefon açtı bana: “Muhibe, engelliler ile ilgili bir sanatçıyı mahkemeye vereceğiz.” Niye? Abuk sabuk şeylerle yargıyı niye uğraştırıyorsunuz. Bir kelime kullanmış, sanırım ‘kör topal’ demiş. Bu bir deyimdir. Niye üzerime alınayım ki? Ben bilinçli insanın yapmış olduğu cahillikten alınırım. Toplumdan tek beklentim, anne ve babalar çocuklarına değer versin, yetiştirirken onlarla arkadaş olsunlar. İyi niyetli, merhametli, vicdanlı ve ülkesine sahip çıkan çocuklar yetiştirsinler. Gelecek adına en büyük temennim bu. Bir de “acıma” meselesi vardır. Engelliler kendilerine acınmasını istemezler. Ben vicdan duyan, merhamet duyan insandan zarar gelmez derim... 

Nasıl vakit geçiriyorsun? Örneğin kitap okuyabiliyor musun?

Çocukluğumdan beri günde bir tane kitap bitirirdim ben. Annem bana kitap almaktan bıkmıştı artık. Şu an elim hissetmediği ve sayfaları çevirmekte zorlandığım için kitap okurken yoruluyorum. Sesli kitap seviyorum. Ne yazık ki bir bedensel engelli olarak ondan da faydalanamıyorum. GSM operatörlerinden ricam, diğer engellilere de ücretsiz olsun bu hizmet. 

Ne olmak isterdin? Çocukken sana bunu sorduklarında nasıl cevap verirdin?

Çocukken hep resmi üniforma giymek isterdim ben. Kaptan ya da pilot olayım derdim… Polis olayım. Kıyafetim herkesinkinden farklı olsun. Ama mutlaka şapkası olsun. Şapkayı normalde takmayı hiç sevmem mesela… Ama üniformada isterdim. Yükseklik korkum da var aslında ama sanki onu göze alabilecekmişim gibi geliyor o üniformayı giyince. Maceracı bir ruhum vardı galiba. Bir de gazeteciliği çok isterdim.

Bir hayalin var mı? 

Yaşama bir iz bırakmak isterdim… Benden sonra da kalacak bir şey olsun. Beni hatırlasınlar diye… Adımla yaşayacak bir şey. Bunu hayal ediyorum. 

Haber Yorum

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.