DEĞİŞEN NE?

Yeni yıla birkaç gün kalmıştı. Üniversite avlusundan çıktı.

Sokaklar, mağaza vitrinleri ışıl ışıldı.

Birkaç ay sonra doktora programı bitecekti. Türkiye’de çalışmalarını sürdürebileceği birkaç üniversite vardı. Bunların tümüne başvurmuş; ama hiçbirinden olumlu bir yanıt alamamıştı. Üstelik profesörü son mektubunda, “Yurtdışında kal! Bilimin yurdu yoktur. Türkiye’nin kaybedeceği ilk ve son beyin sen olmayacaksın. Bak, ben altmışına merdiven dayadım. Karnımı doyurabilmek için bilim değil, gece gündüz öğretmenlik yapıyorum.” dememiş miydi?

Bilimin yurdu vardı. Öyle olmasaydı, kendisinin buralarda işi neydi? Hocasının umarsızlıktan böyle söylediğini biliyordu. Bilimsel çalışmalarını burada ya da gelişmiş başka bir ülkede rahat rahat sürdürebilirdi. Bu durumda Türkiye kendisi için bir tatil ülkesine, çocukları ve torunları için ise baba, ata yurduna dönüşecekti.

***

Türkiye’de iyi bir üniversitenin felsefe bölümünü bitirmişti. Yüksek lisansını kendi okulunda yapmıştı. Ama üniversitede kalmak için deveye bir değil, bin hendek atlatmak gerekiyordu. Yüksek lisansı tamamlayınca kendisini kapı önünde buluvermişti.

Dar gelirli bir ailenin çocuğuydu. Aklı fikri bilimsel çalışmalar yapmaktaydı. Bütün gün inşaatlarda çalıştıktan sonra geceleri birçok yerle yazıştı. Sonunda beklediği çağrı geldi.

Kendisini davet eden profesör gayet iyi karşıladı. Göçmenlerin yoğun olduğu bir semtte, bir kahvenin üst katında bir küçük odaya yerleşti. Kahvenin üstündeki beş altı odada, ondan fazla göçmen işçi barınıyordu. Odasında kırık dökük bir dolap ve bir gıcırdayan somyadan başka hiçbir şey yoktu. Banyo, tuvalet ve mutfak koridorun bir ucunda ve ortaktı.

Bu koşullara karşın, aklından asla “Yanlış mı yaptım acaba?” sorusu geçmedi. Eğer bilim adamı olacaksa bunun bedelini ödemeliydi.

Salt bursla geçinmesi olanaksızdı. Akşamları bir kahvehanede bulaşıkçılık yapmaya başladı. Üniversitedeki çalışmalarına göre bazen sokaklarda şişe topladı, bazen bir yerlerde garsonluk yaparak doktorasını yaptı.

****

Eve vardığında, ilkokul öğretmenin geçen yaz armağan ettiği; İlknur Güntürkün Kalıpçı’nın “Özlemden Eyleme Doğru Atatürk” adlı kitabını kaldığı yerden okumaya başladı. Kitaba öylesine dalmıştı ki, Ord. Prof. Sadi Irmak’ın bir anısını okuyunca içinde bir fırtına koptu:

“İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm: “Avrupa’ya talebe yollanacaktır. “ Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa’ya talebe... Lüks gibi gelen bir şey...

Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ne gitsin.” diye yazmış. Vakit geldi, Sirkeci Garı‘ndayım; ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı? Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir müvezzi ismimi çağırdı.

“Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”

“Benim” dedim.

Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu:

“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”

İmza

Mustafa Kemal

Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme.” dedim.

“Düşünün 1923’ te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?”

Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım. Ben kim miyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ım.”

Sonra kendisini ve kendisi gibi umarsızlıklar içinde bilimin peşinde koşan binlerce Türk gencini düşündü. Geriye yaslandı ve kendi kendine sordu:

“Sahi, geçen bunca zaman içinde Türkiye’de değişen neydi?”

Yorum