OT

Bir şeyi beğendik mi doğadaki bir bitkiyi ya da hayvanı kullanıp onu yüceltiyor: gül gibi, aslan gibi, zeytin gözlüm, güvercinim… diyoruz. Beğenmedik mi de yine aynı yöntemle çıkıveriyoruz işin içinden: kabak gibi, tilki, hıyar, yılan…

Çocuklarımıza nergisi, defneyi, laleyi, papatyayı, kardeleni… ad olarak seçiyoruz da ayrığı, kekiği, ısırganı, seçmiyoruz. Oysa onlar da ot. Dahası, birilerinin yaşamını renksiz mi bulduk; "ot gibi" deyiveriyoruz ona.

Varsın Beslenme Uzmanı Osman Nuri Koçtürk, az gelişmiş toplumları otoburlar, gelişmiş toplumları da etoburlar olarak nitelesin. Biz Egelilerin:

- Baba, bahçemize bir inekle bir Giritli girmiş. Ne yapayım, diye soran çocuğa:

- İneği bırak, otlasın. Karnı doyunca gider. Giritliyi ise hemen kov. Yoksa bahçede ot kalmaz, diyen baba fıkrasındaki kadar olmasa da ot düşkünü olduğumuz herkesçe bilinir.

Ot, hem derman, hem doyurandır buralarda. Biz, iki de bir başkasına el açan, yokluktan yakınan birine:

"Dağın ( zeytinin) yağını sık, ovanın otunu kaz; kavur da ye!" deriz.
Bu, doğanın her koşulda bize yaşama olanağı sunduğunun, kişinin yaşamak için çaba harcaması gerektiğinin güzel bir anlatımıdır. Belki de bu yüzden lise yıllarında Mehmet Emin Yurdakul'un gençliğe adadığı Anadolu şiirinde:

"- Ne o bacı?

- Ot yiyoruz, n'olacak!..

- Tarlan yok mu?

- Ne öküz var, ne toprak..."

dizelerini okuduğumda küçük bir şaşkınlık yaşamıştım.

Otlar, "bir mevsimin hatırı için üç mevsimin kahrını çeken" doğa çilekeşleri. "Birçokları ağaçların heybetine övgüler düzerken otlara bastıklarını fark etmiyor, yanık yerde ilk otların yeşerdiğini, akıllarına bile getirmiyor."

Biri bize çok zor bir iş mi gördürdü. Sözümüz hazır: " ot yoldurdu". Aslında ot yolmak pek de öyle zor bir iş değil ki. " Kök söktürdü" desek neyse. Zavallı otların kökleri toprağın olsa olsa beş altı cm. derininde.

Ben, yaşamın sürüp gitmesi için doğadaki her canlının bir işlevi olduğuna inanırım. Bugün yararlı görmediğimiz bir canlının, yarın yaşamımız için vazgeçilmez bir nitelik kazanabileceğini, bu yüzden her türün mutlaka korunması gerektiğini düşünürüm.

Ege'de sahiller kıpırdayıp dar ovalarda ekinler biçildiğinde kırlar, bayırlar da sararıp solmuştur; ama dağlar, alını gülünü, göğünü yeşilini yakıcı güneşe teslim edivermez, bir süre daha efelenir.
Ben bu mevsimde Dırlavan'a çıkmadan, Geyik Barajı'na uğramadan yaza girmem . Çünkü buralarda doğanın gizli bahçeleri vardır. Bu bahçelerde en usta ressamları kıskandıracak rengin ve biçimin; en usta bestecileri kıskandıracak seslerin ve Kudra'nın parfümünün en başat kokusunun sultanlığı hüküm sürer . Bunca rengin, biçimin, kokunun birbirine katlanabilmesi; aynı toprağı, havayı, suyu paylaşabilmesi başkasının yaşam hakkına saygıdan başka ne olabilir ki?

Seviyorum otları. Farklılıkların uyumu var onların dünyasında. Kıskanmak yok, ayrımcılık yok sözlüklerinde. Kelebek, arı, sinek, kuş… bakmıyorlar ballarını toplamaya gelenlerin kimliklerine. Hatta kendilerini dişleyen koyuna, keçiye, ineğe öküze de kızmıyorlar. Biliyorlar ki kökleri yerde. Bir sonraki seneye dek bekleyecekler. Doyurduklarının gübreleriyle beslenen toprağın seneye kendilerini daha güçlü olarak bahara hazırlayacağından eminler.

Göktepe eteklerinde bir bayırdan ötekine rüzgârın yaladığı otların bayramına bakarken soy ozanım Behçet Necatigil'in Kır Şarkısı geliyor aklıma:

Tam otların sarardığı zamanlar
Yere yüzükoyun uzanıyorum.
Toprakta bir telâş, bir telâş
Karıncalar öteden beri dostum.
Ellerime hanımböcekleri konuyor
Ne şeker şey onlar!
Uç böcek, uç böcek diyorum
Uçuyorlar.

Ben de uzanıyorum yere. Uç böcek diyorum ben de. Kulağımı otların hışırtısına verip Pan'ın sesini dinliyorum.

İnsanoğlu kentler kuruyor. Kentlerini parklarla; parkları da çiçeklerle donatıyor. Elbette beton yığını kentlerden daha güzel bu kentler. Bu kentleri çok sevsem de kırların yüreğimdeki yeri başka.

İnsanoğlunun yarattığı mekânlarda seçkincilik var. Oysa doğa, kendi bahçelerinde her bitkiye yer veriyor. Bu güzellikleri yaşamak için fırsat buldukça el değmemiş yerlere çıkmalı insan.

Tek tek inceledim otları. Fotoğraflarını çektim. Köylü çocuğu olmama karşın onu on beşi geçmedi adını söyleyebildiklerim: Çobançantası, iğnelik, ebegümeci, hardal, gelincik, tarhanalık… Yüzlerce otun ayrı adı olmalıydı, adlarıyla seslenebilmeliydim onlara.

Adlandırma bir gereksinim. Adlandırma olmasa bir şeyi ötekinden nasıl ayırırız? Ağaçlara, kuşlara, balıklara; kullandığımız araç gerece ad veriyoruz da otlara sarı ot, mor ot deyip geçiveriyoruz. Ot sözlüğümüz yok bizim.

Yabancı dil hayranı niceleri sıkıştıklarında "Türkçenin yoksul bir dil olduğunu, Türkçede Latincede bile adı olan bitkinin, hayvanın adının olmadığını söylerler. Bu işle az çok ilgilenen bile bilir ki Türkçe çok zengin bir dildir. Yoksul olan bizim kafalarımız. Onca üniversite bitirmiş botanikçimiz, biyologumuz, ziraatçımız yabancı dillerden çeviri yapa yapa profesör olmayı yeğleyeceklerine köylü kadınlarla, çobanlarla kırlara çıksalar, Anadolu doğasını inceleyip bu birlerce ota ad verseler hiç başka dillerin sözcüklerini kullanmak zorunda kalır mıyız?

"Ağılda oğlak doğsa ovada otu biter" dediğimiz bu coğrafyada bazıları Anadolu insanının dilinin yoksulluğunu ileri sürebiliyorsa suçlu "Bastığı yerde ot bitmez." dediklerimizdir. Böylesi zengin bir doğada dil yoksulsa suçluları uzaklarda aramamak gerek.
Ot, deyip geçiveriyoruz. Oysa yarayan yaramayan, güzel çirkin ayrımı yapmamalı, hiçbir otun yok olmasına göz yummamalıyız. Otsuz, ağaçsız; kuşsuz, böceksiz bir dünyanın ölü gezegenlerden ne farkı kalır ki?

Karya'dan İyonya'ya - Güneşli Yağmurlar Ülkesi'nden

Yorum