Eğlencenin Adresi Olmalı

Turizm merkezinin harika koyların ve muhteşem eğlencenin adresi olması gerektiğini belirten Erener, “En iyi DJ’lerin en iyi setlerini Bodrum’da yapmaları için elimden geleni yaparım. Olsa olsa böyle marka olur” diyor.

35 yıldır Türkiye’nin yerel ve global markaları için çalışmış ve onlara ün kazandırmış bir reklamcı olan Serdar Erener’le marka olmanın şartlarını konuştuk.

Erener’in bu yorumları biraz sert olabilir ama farkına varmamız ve üzerinde durmamız gereken doğruları net olarak işaret ettiğini inkâr edemeyiz.

- Marka olmanın şartları neler?
Şartlar belli: Benzerlerinden farkın olacak. O farkı hep tutturucaksın. Arada bir o farkı daha da farklılaştıracak yenilikler yapacaksın. O yüzden insanların kendilerinden ‘marka’ diye bahsetmeleri komik geliyor bana. Beşer şaşar, iner çıkar. Markanın bu lüksü yok. Marka, 10 kişinin de 10 bin kişinin de çabası olsa, örgütlü sürdürülebilir bir çabadır. O bile çakılabilir.

- Yani, benzerlerimden farkım var, hop hop hop ben de marka olurum diyebilir miyiz?
Tabii ki hayır. Şuursuzsan o ayrı. Az önce dediğim gibi farklılaşma ilk kriter, buna farklı algılanma da dahil. İkincisi, bu farkın marka sahibine pay kazandıracak kadar çok müşteriye anlamlı gelmesi. Yani farklısınızdır ama bu fark üç beş kişi için anlamlıysa, ve o üç beş kişiye satınca da zarar ediyorsan ondan marka olmaz. Farkınız var ve sizi uygun bulanlar para kazandıracak kadar da çok. Sorun yok. Şimdi de o farkı hep muhafaza etme, hep aynı şekilde tutturma kabiliyetinize bakılır. Tutturursanız itibar edinirsiniz. İtibar daha çok müşteri getirir, çok müşteri de beraberinde ün getirir. O yüzden, marka olmak için herkes beni tanısından değil, biz neyi daha farklı ve iyi yapabiliriz diye sormaktan başlamak lazım.

- Püf noktası var mı?
Markalar ve reklamlarla ilgili özel bir bilgi alanı yok aslında. Hayatın doğruları markalaşmanın doğruları. Sen kendini nasıl algılıyorsun, kendini nasıl sunuyorsun ve millet seni nasıl algılıyor. Bu üçü aynı çizgideyse tamamdır iş. Özün sözün bir olacak. Sözünü de ilgiyle, merakla ve de hayranlıkla dinletmeyi bileceksin. Bu kadar basit. Söylemesi kolay, yapması çok zor.

‘İrade gerekiyor’

- Sizce Bodrum bir marka mı?
Şimdi hangi Bodrum’u konuşacağız? Ankaralı yazlıkçıların beyaz badanalı Bodrum’unu mu? Geceleri akmak için gelen zengin İstanbulluların Bodrum’unu mu ya da İngiliz işçilerin ve Rus esnafın Bodrum’unu mu? Bu insanların hepsi turist ama çeşit çeşit turist var. “Hangi çeşit turist için özellikle marka olmak istiyorsun ya da markasın”, bunu netleştirmek lazım.

Bodrum’un sürdürülebilir şeyleri neyse onun adını koymak, parlatmak ve muhafaza etmek, arada bir de yenilik sosuna banmak lazım.

- Bodrum kendi şehir markasını oluşturamaz mı?
Bu şehir markası olma işi öyle çok da planlı programlı olan bir şey değil. Ne Paris biri planladığı için aşk şehridir, ne de Londra biri planladığı için kültür şehri. Bu şehirlerin insanlarının ortak tutum ve davranışları, ve ayrıca tarihin ucu açık akışı buraya varmış. Ama siz yönetim iradesi ile hiçbir şey yapamaz mısınız? Yaparsınız! Mesela şimdi Manchester’ı bir kültür şehri yapmak için büyük bir çaba var. Gittim, gördüm. Bildiğim kadarıyla dünyanın en iyi sanat festivallerinden biri birkaç yıldır orda.

- Bugüne kadar Bodrum’un ne yerlisi ne yazlıkçısı ne de belediyecisi, böyle bir hayalin ya da projenin peşinde olmadı. Ama duydum ki, yeni Başkan Ahmet Aras bunların peşine düşmüş; sevindim...
Bodrum, yarımadaya yayılmış bir durum. Şehir, merkezinden sınırlarına doğru yürüyerek varabileceğin ve bittiği yeri hissedebileceğin yere denirmiş. Şehir tarihçiliğinde böyle güzel bir tanım var. Bir şehir tarihçisi böyle olmayan yere ‘conurbation’ diyor. Yani kanser gibi yayılan şehrimsi binalaşma. Bodrum Yarımadası bana biraz böyle geliyor. Bu haliyle marka zor olur. Ama her yaz nüfusu 1 milyon olmaya devam eder, herkes kendi Bodrum’una gelir ve memnun dönerse devam eder herhalde.

‘Koylar bakir tutulmalı’

- Marka olabilmesi için çıtayı yükseltmesi mi gerekiyor yani?
Marka olmak, yarın da düşüşe geçmemek demek. Oraya gidince ne bulacağını tek kelimeyle özetleyebilmek demek. Bodrum oraya gelecek mi, orada kalacak mı? Marka imtihanı böyle bir şey. Bu kış, arkadaşlarımın davetiyle, Verbier diye bir İsviçre dağ kasabasına gittim. 70’lerde Avrupa jetset’inin gözdesiymiş. Sonra gözden düşmüş. Biraz araştırdım. Bir bar ve o barı işleten iki İtalyan sayesinde meşhur olmuş Verbier. O adamların havası gidince yerin de havası gitmiş. Bodrum’un sürdürülebilir, tek cümleyle özetlenebilir şeyi neyse, onun adını koymak, parlatmak, muhafaza etmek ve arada bir de yenilik sosuna banmak lazım.

- Bu koşullarda tek cümleyle nasıl tanımlanır Bodrum?
Bodrum’un yabancı hatta yerli turist için esas hikâyesi: Bodrum’dan günübirlik, 3 günlük veya 5 günlük tekneye binersin, koy koy gezer, akşam da kızarmış bir şekilde kasabaya dönüp sabahlara kadar yer içer eğlenirsin gibi duruyor. Tarihi taşlar, kaleler, amforalar başka bir müşteri tipi için. Ve bence o tarafı, Bodrum’u global bir marka yapmaz. Yani ondan ana yemek olmaz. Yıllar önce Türkiye tanıtım kampanyası için çalışmıştım. O zaman dünyadaki turizm müşterisini epey inceleme fırsatım olmuştu. Bu insanların hepsi turist ama çeşit çeşit turist var. Zaten soru da, hangi çeşit turist için özellikle marka olmak istiyorsun ya da markasın?

- Siz olsanız ne yaparsınız?
Madem vaadin bakir koylar, onları bakir tutarım. Gidişat tam aksi. Ne bileyim, Bodrum’u dünya yeme içme literatürünün zirvesi yapmak için, dünyanın en meşhur şeflerinden, Rene Redzepi’yi, Adrian Hadean’ı veya vesaireyi, orada geçici bile olsa yerleşik hale getirmeye çalışırım.

Dünyanın en iyi DJ’lerinin en iyi setlerini burada yapmaları için elimden geleni yaparım. Yani Bodrum’u harika koyların ve muhteşem eğlencenin adresi yapmaya çalışırım. Bana olsa olsa bu olur gibi geliyor. Çünkü, kendi özü bu zaten. Olduğu gibi görünmeyen hiçbir şey kendini büyütemez. Bu da ne kadar yönetilebilir, ne kadar kendiliğinden olur, tartışılır.

‘Yaşayalım, görelim’

- Bildiğim kadarıyla her yaz Bodrum’dasınız. Peki bu durumda siz hangi Bodrum için geliyorsunuz?
Küçük oğlum Aziz Arif, hayatının ilk yazını Orak Adası’nın altındaki, dibi dere, kumu turkuaz bir suda geçirdi. Toprak altı sularının denize karıştığı ve dalınca birden denizden soğuk sulara karıştığın harika bir yer yüzü köşesi. Öyle köşe, en bakir koyda bile az var. Benim Bodrumum orası ve hâlâ her sene aynı yere demirliyoruz. Aslında Gökova’nın ağzında, hem kuzeyde hem güneyde ve Datça Yarımadası’nın altında da hâlâ bu köşeler var. Hâlâ diyorum, zira yakında oralarda da tatil köyleri belirmeye başlar. Bunu kendi açımdan hiç istemem. Ama memlekete para girsin deniyorsa, oturup bir hesap yapmak lazım: Bu bakir koylarda kurulacak yeni tesisler mi daha çok döviz getirir ve tabiat götürür, yoksa teknelerle o bakir koylara gelen turistler mi daha çok para bırakır ve tabiat götürür? Hayatta hiçbir şey akla kara değil. Her şeyin bir fırsat maliyeti var. Yaşayalım ve görelim bakalım. Benim net olarak bildiğim bir tek şey var: Oralarda tatil köyleri ne kadar çoğalırsa benim Bodrumum o kadar azalır.

 

Yorum