ULU ÇAMLAR FIRTINALI DİYARLARDA YETİŞİR

Ortaokul yıllarındaydım, edebiyata meraklıydım. Kendimce küçük metinler yazmayı deniyordum. Bilgisayar, dünyamızda yeni yeni yer almaya başlamıştı ve haliyle pahalıydı. Benim için ulaşılması kolay, ailem içinse ucuz olacağını bildiğimden annemden bilgisayar değil de daktilo istemiştim. Buna rağmen annem daktilo almadı, daha doğru bir deyişle alamadı. Beğendiğim özlü sözlerden şiirlere, okuduğum bir yazardan kendimce daha iyi yazacağımı düşündüğüm kitap paragraflarından herhangi bir sınıf arkadaşımın öğretmenle gerçekleştirdiği günlük diyaloglara kadar aklıma ne gelirse not aldığım çizgisiz defterlerden daktiloya terfi etmeye kararlıydım. Hevesim kursağımda kalsın istemiyordum. Umudum teyzemdi. Fakat teyzemden sürpriz beklerken “Tükenmez kalemle yaz, hem yorulmazsın, akar gider kalem.” öğüdü gelince son umudum yan apartmandaki komşumuz emekli noter Ahmet Amca’ya başvurdum. Rahmetli Ahmet Amca nam-ı diğer Noter Ahmet, “Eski bir daktilo var ama kırık dökük. İstersen alabilirsin.” deyince yaklaşık on yıl elimden düşürmeyeceğim, hatta üniversite ödevlerimi, projelerimi ve hatta bitirme tezimi yazdığım oyuncağıma, kendinden çantalı, Alman yapımı Erika marka mekanik daktiloma, kavuşmuş oldum. Kavuşmuştum fakat tuşlarının çoğu çalışır durumda değildi, elimden geldiğince toparlamaya çalıştım, sonunda iki harfi basmayan bir daktilom olmuştu ya, bu kadar kusur kadı kızında da olurdu. Açık yeşil rengini yer yer kaybetmiş, boş zamanlarında kolonyalı pamukla gövdesini silmekten doyumsuz zevk aldığım daktilom iş başındayken yani sözcükleri çizgisiz kağıda dizerken istediğim sözcüklerin basılamayan harflerinin yerini boş bırakıyor, sonrasında kurşun kalemle yazıyordum. Boşluk bırakmayı başaramayıp da parmaklarım metal aksana hızla takılırsa parmaklarım zarar görürdü; yetiştirmem gereken işe göre parmaklarım kanar sonra da kabuk tutardı. Bense bitmek bilmeyen sayfaları sonradan tek tek elden geçirip basılamayan harflerin yerini doldurmaya üşendiğimden ve parmak uçlarımın zonklamasından duyduğum rahatsızlıktan ötürü türlü yollar geliştiriyordum. Bu yollardan biri de harfleri tam olarak basılamayan sözcüklerin yerine başka sözcükleri bulmak, fazla yazmamak adına az sözcükle fazla anlam vermeye gayret etmekti. Bir taraftan vermek istediğim anlamı karşılayacak alternatif sözcükleri aramaya çalışıyor diğer taraftan elediğim sözcüklerden veya budadığım eklerden ötürü cümle yapısının bozulmamasına gayret ediyordum. Bir süre sonra sözcüklerle aramızda uzaklaşma ve yakınlaşmaların başladığını, dilin gramer yapısına ilişkin duyarlılıklarımınsa artığını gördüm. Dilin doğası ve elemanları üzerine istemeden düşünür olmuştum. Yıllar sonra Kadir Cangızbay’ın “Bir dil için esas olan sentakstır, söz dizimidir.” deyişine hazırdım ki bu yıllarda arkadaşlarım yabancı kökenli sözcüklerin dilimizdeki karşılıklarını bulma saçmalığı içindeydiler, işin kabuk kısmıyla ilgileniyorlardı. Sonuçta benim için engel olan bir durum nasıl da fırsata dönüşmüştü.Dile getirdiğim anekdotu anne baba ve çocuk ilişkilerine ilişkin düşünürken hatırladım. Özellikle son yıllarda görüyorum ki günümüz anne babalarının çocuklarına yaklaşırken geliştirdikleri tutum, olabildiğinde çocuklarına rahat alan yaratma kaygısı üzerine kurulu. Fakat gerek kişisel gelişim hikâyeleri gerekse bilimsel metinler, çocukların gelişim seviyelerine uygun, baş edebilecekleri engellerle, zorluklarla karşılaştıklarında nasıl da güçlendiklerinin örnekleriyle dolu. Kısaca anne babalarının “prens ve prensesler”i olarak yaşamın olağan zorluklarından ve hatta konularından uzak bir biçimde yetiştirilmeye çalışılan çocuklara ne yazık demeye getiriyorum sözü.

İnsanlık tarihi boyunca insanın kendisi buna örnek değil mi?

Sinan Canan ve Mustafa Acungil, beraber kaleme aldıkları, Dijital Gelecekte İnsan Kalmak adlı eserde, “İnsanoğlu, bedensel eksiklikleri, zayıflıkları ve doğal ortamın ona doğrudan sağlayamadığı ihtiyaçları nedeniyle, zihinsel donanımını daha yoğun kullanmak ve gittikçe daha zeki olmak konusunda zorlanmış, milyonlarca yıl boyunca bu yönde gelişmiş bir canlıdır.” diyorlar. Arkasından ekliyorlar; “Çevre şartlarına olan uyumsuzluğunu ancak zihinsel yenilikler ortaya koyarak aşabilen bir canlı ile çevresi arasındaki ilişki, nesiller boyunca mecburen beyin ve bilişsel özelliklerin gelişmesi sonucunu doğuracaktır.”

İnsanoğlunun nörofizyolojik gelişiminin dayandığı temel ilke, içinde bulunduğu engelleri aşma zorunluluğunun beraberinde getirdiği çözüm üretme potansiyelidir. Sosyo-psikolojik bir varlık olan insan, karşılaştığı sorunları aşma çabasıyla zenginleşip gelişmiştir. Ne var ki günümüzde aileler, çocuklarını olabildiğince sorunlardan uzak tutmaya gayret ediyorlar, sahip oldukları olanakları koşulsuz olarak çocuklarının önlerine seriyorlar. Bu tutumun sonucu olarak da korumacı ailelerin çocukları birçok bakımdan gelişme olanağına sahip olamıyorlar. Psikologlar, insan için gelişim alanının yani amaçlarını yaşama geçirme, yeni beceriler kazanma, zorluk ve sorunlarla uğraşma yeteneği edinme süreçlerinin konfor alanından çıkıp yakınma ve mazeretler üretmeyi bırakmakla genişlediğini dile getiriyorlar.

Yaşama ilişkin sosyo-psikolojik becerileri gelişmemiş, zayıf kalmış, özgüven sorunu yaşayan çocukları için benden görüş ve yönlendirme almaya gelen ailelerin çocuklarla olan ilişkilerini soruyorum: Çocuğun evdeki sorumlulukları neler, çocuklarını günlük yaşamın içine mi alıyorlar yoksa çocukları için sorunlardan uzak steril bir ortam mı oluşturmaya çalışıyorlar, çocuklarını gelişim seviyelerine uygun olarak kontrollü bir biçimde sorunla baş başa bırakabiliyorlar mı, çocuklarının her istediklerini hemen yerine getiren anne babalar mı…. Biz yetişkinler, zaten doğal olarak güçlüklerle baş etme yeteneklerini içinde taşıyarak gelen çocuklara yazık ediyoruz.

İnsanlık, engelleri aşma, zorluklarla baş etme savaşlarıyla gelişmiştir. İnsan olarak uygarlığımızın mimarlarının kişisel yaşam öyküleri bu sırrı açığa vurur. Cemil Meriç’in dediği gibi “Ulu çamlar, fırtınalı diyarlarda yetişir.”

 

 

 

 

Yorum