SIR NEREDE?

Çevrenizde kime sorsanız, “Nasılsın iyi misin, ya da ne var ne yok?” dediğinizde, “Sağ ol iyiyim” dedikten sonra, bazıları başlar vakit yokluğundan yakınmaya. Oradan oraya koşturmaktan bahseder, yapması gerekli olan en gerekli işleri bile ihmal eder, vakit bulamadığından yakınır. Halbuki, birkaç sayfa kitap okuma, akraba ziyareti, hatta ailesiyle birkaç dakika sohbet etmek veya çocuklarıyla meşgul olmak gibi önemli işleri bile “vaktim yok” diye bahane edip ihmal ediyorlar, böylece var olan zamanları güme gitmektedir. Bir düşünelim, gerçekte doğru mu bu? Gerçekten hiç mi vakitleri yok? Eğer kendimiz için vakit bulamıyorsak, yaptığımız işi bitirdikten sonra geri kalan boş zamanımızı nasıl harcıyoruz? Kahvehane ve benzeri yerlere bakın, bazı insanlarımızın vaktini nasıl geçtiğini görürsünüz!
Dünyada en önemli servet zamandır. Yaratan herkese zamanı eşit ve dengeli bir biçimde vermiş. Bize düşen görev bu zamanı gerekli işlerle dolu dolu yaşayarak doldurmaktır. Çünkü: Giden zaman dünyanın en kıymetli hazinesidir. Dünyadaki bütün değerli şeyleri verseniz de o giden zamanı geri getirip tekrar yaşama geçirme gücümüz yoktur. Bizler boş vakitlerimizde biraz vakit ayırıp, kendimizi geliştirmek için birkaç sayfa kitap okuyabiliriz, becerilerimizi geliştirebiliriz. Etrafınıza bakın çevremizdeki birçok kişi, kahvehane ve benzeri yerlerde günlerini geçiriyorlar, boşa geçirilen bir ömür yazık değil mi?
Ülkemizde eğitimli gençlerimizin işsiz olduğu hepinizce malum. Bir işe girmek için, özgeçmişini gönderip iş başvurusu yapan gençlerle yapılan mülakatlarda sorulan sorulardan biri de; “Boş vakitlerinizde ne yaparsınız?” Herkes kendine göre hobileri neyse ona göre cevap veriyorlar. Ama genelde “kitap okurum” gibi cevaplarda verilir. Mülakatı yapan sohbeti biraz derinleştirdiğinde sorulara verilen cevaplar okumanın boyutlarını ortaya çıkarıyor. Takdirle karşılanan bir alışkanlık olan okuma alışkanlığıyla kendimizi geliştirdiğimizi, ufkumuzu aştığımızı okuduğumuz oranda kişiliğimizin nasıl geliştiğini ortaya döküveririz.
Geçen gün, arkadaşımı Turgutreis’de bir komşunun yaptığı hayırda kucağında bir deste gazete ile gördüm. Onu gazeteleri kucaklamış görünce ister istemez gözlerimin içi parladı, içten içe sevindim. Sordum, cevabı ilginçti; “Ben aslında hiç gazete okumam, yemek masalarına sermek için almıştım” O kişi o beldenin en ileri gelenlerinden biriydi. Şaşkınlık içinde “Neden” diye sordum. “Okuyunca ne olacak ki?” dedi.
Okumanın önemini anlatmaya geçmeden, asıl okumayınca ne olur, ona bakmak gerek. Çevremizde olup bitenlerden, içinde yaşadığımız çevreden haberdar olmak amacıyla okumak denilen engin denize dalıp birkaç kulaç atmamak demektir. Parçası olduğumuz bir bütünün nasıl işlediğini, diğer parçaların nasıl çalıştığını öğrenmek bile hissetmiyorsak bu nice yaşamaktır. Bilgi çağında, kendini bilinçlendirmeden kişi çevresine nasıl önder olabilir, o kişiyi toplum yörenin ileri geleni kabul eder mi? Toplumdan soyutlanmış, bencil ve egoist bir yaşam biçimi. Yönetimde muktedir olanların her dediğini doğru kabullenip, doğruyu eğriden ayırmadan olduğu gibi kabullenmek bu çağa yakışmıyor. Çünkü çağımız bilgi çağı…
Bilgi çağında insanlar, haklarını aramayı, toplumun ortak çıkarlarına ters gelen kararları değiştirmek için birlikte hareket ederek istedikleri sonuca ulaşana kadar çabalayıp, doğruyu yaptırmayı bilirler. Bu doğru hareketi yapmanın ve yaptırmanın yolu okuma sırrında saklıdır. Bol bol okuyanlar, her şeyi öğrenmeye çalışırlar. Öğrendiklerini sorgularlar, tek bir inanca ve fikre körü körüne inanmayarak hem kendi yaşamlarını hem de çevrelerindeki başkalarının yaşamlarını güzelleşmesine çaba harcarlar. Kuran da Yüce Allah ne diyor; “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”
 

Yorum