Yaşamın Zevki

Okumak, yazmak amacı ile yola çıktığımız yolda anaokulundan başlayıp, çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin ve yetişkinliğe geçişimizin anılarına sahne oluyor okul yolları. Hayat, küçücük ellerimizin arasından kaymaya o yıllarda başlıyor. Okulların sınıf duvarları sanki avucuna almış gibi şekillendirip biçimlendirir yüreğimizi, beynimizi. Sıralar arasına sıkışmış tahta önlerinde yitip gidiyor bakışlarımızın içinde yekpare bir yaşam.

Ne vakit koşmak, oynamak, eğlenmek istense, “oynamayacaksın, eğlenmeyeceksin” girdap oluşturup seni içine çekmeye başlar, bahçe duvarları üstüne üstüne gelir. Çocukluğun, gençliğin bu döneminde koşup oynayıp eğlenmeyip, eee ne zaman eğleneceksin ki? Eğlence yağmurundan kaçıp koşarsın sınıfa, bu defa doluya tutulursun. Sınıf duvarları cendereye alır, üstüne devrilir. Sıraya girmelisin, parmak kaldırıp izin almalısın… Yoksa? Yoksa öğretmen çok kızar. Sessiz olup uslu durmalısın… Korkmalısın! “Yollarda, okul bahçesinde, koridorlarda kamera gözleri var.” Kameralar bunun içindir, görürler… Hepimizin gözünde aynı görüntüler var sanırım çünkü irkilerek birbirimize bakıyoruz. Aaa bizi gözetliyorlar!

Gözlerimiz sürekli bir ışık arayışı içerisinde, ışığı bulamayınca da ne yapacağını şaşırıyor. Sistemin istediği insan modelini empoze etmedeki en etkili yöntem olduğu öğrenilir. Alınan eğitimin ardından ortaya çıkan “ket vuruşu” yorumlarımıza, tepkilerimize dahası yaşamımıza nasıl etki ettiğini hep birlikte deneyimliyoruz. Göze batmamayı öğrenirsin, görmeden, ses çıkarmadan, aman ha kimse duymadan, sormadan ve sorgulamadan... Yoksa? Yoksa önce öğretmen sonra sırasıyla, müdür, anne baba kızar. İnsana ve tüm canlılığın yaşam hakkına yaraşır bir dünya için alternatif olan bir eğitim modeli yok mu, olamaz mı?

İşte size “sıradan” içimize işlemiş tuhaf korkularla bir gün: Sınırları, bürokrasinin ağır ilerleyişini, emirlere kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluklarını gösteren “sıradan” bir gün. Hava yağmurlu, kar mı yağıyor, hiç evden dışarı çıkmak istemiyor musunuz? Gününüzün büyük bir bölümü masa başında oturarak geçiyor mu? Yürümeyi, spor yapmayı bırak hareket etmeye vaktiniz ya da arzunuz mu yok? Sürekli arabada oturarak geçen bir günün sonunda eve girdiğinizde kendinizi yorgun, bitkin ve isteksiz mi buluyor musunuz? Hızlı geçen günler, üzerimizdeki baskılar, yetiştirilmesi gereken işler bağışıklılık sisteminizi altüst edip ilaçlardan medet aramalar. Hâlbuki koşarak, eğlenerek, deneyimleyerek güçlendirebilir, hayata daha güçlü, gönlünüzün istediği gibi katılabiliriz. Arzulanıp, ancak yaşanmamış bir hayatı, zihninizin derinliğinden, ruhunuzun köşelerinden, kalbinizin kıvrımlarından çıkartıp kanınıza karışmalı...

Okumak, yazmak, okumanın zevkine varmak bir sihirdir. Kalemden uzak kaldığında, idealindeki işle iştigal etmediğinde yüreğindeki düşünceler taşmaya başlar, sıkıntı oluşur. Zihninizdeki sesler sürekli birbirleri ile konuşur. İlaçlara sığınırsın. Okumak, yazmak, yaşamına yön vermek hayatta kalmanın yoludur. Harflerden kelimeler bir araya gelir, cümleler oluşur, birbirleriyle dans eder, içinde biriken sıkıntıyı alır, dışına atar ve yavaş yavaş bu dünyada arzu ettiğin yaşam şekillenir. Okurken, yazarken sayfalar arasında kendini kaybetmek, idealindeki işi yapmak... ne büyük bir keyiftir. Bitmesini istersin bir taraftan da hiç bitmesin diye delicesine dua etmek. Sayfalar arasında başka bir yaşamın etkisinden sıyrılmayı beklemek, hiç sıyrılmamayı dilemek. Karakteriniz ket vurulmuş o yaşamdan sıyrılıp, pencere önünde eline kitabı almış bir okurun dünyasına geçer ve bir başka yaşama dokunur. Hayalinde var olan dere, çay kenarında, çiçekler, ağaçlar ve yeşil çimler üzerinde bir ev şekillenir, hiç doğmamış bir güzel insan o sayfada belirir. Yaşam tecrübeni, bilgi birikimini paylaştığın yazılar senden çıktıktan sonra yolculukları başlar. Okumak isteyenin eline, oradan diğerine dolaşır. Zor günlerde ve iyi günlerde dost olurlar okurlara. Okur, yaşamın gizemi hakkında sorularının yanıtlarını onlarda bulur, sorularına onlar cevap verir.

Yorum