KİMSİN SEN ?

Masalları çoktan unuttuk ve büyümedik hikâyelerle. Hakikatler besledi bizi ve dirildik, güçlendik, direndik hakikatlerle.

Bazen bir şeyle her şeyi söylersiniz, bazen de çok şey söylersiniz amma hiçbir şey söylemezsiniz. Hakikat açıktır. Yalan ise kapalıdır, belirsizdir. Bilakis yalanlarla insanları aldatamazsınız. Belirsizlik çekici gelir bazen. İşte din dünyası dışında yaşayanların yaşamları genelde bu şekildedir. Kapalı konuşurlar, belirsiz laflar sarf ederler. Birde bu belirsizlik bilinçsizlikle birleşirse işte o zaman felaket gelir dayanır kapınıza. Açık konuşan pek rağbet görmez toplumda, ama kapalı konuşanlar daima dikkat çekici olurlar ve toplum temayül gösterir bu tür konuşmalara. Bu tür söylemler genelde akademi dünyasının ve ideolojik baronların söylemleridir.

Hayatta zordan kaçmak, kolayı seçmek insanlara cazibeli geliyor. Edebiyat parçalamak, felsefe yapmak gibi deyimler hepimizin malumudur ve insanlarında gururunu okşayan şeylerdir bunlar. Din dünyasının dâhilinde yaşayanlar ise, alelade, klasik ve bilindik karakterlermiş gibi algılanıyorlar. Aynı şey din kitabı içinde geçerlidir. Zaten okunmaması, üzerinde düşünülmemesi de bunu göstermektedir. İnsanlar sanki dinin kitabını biliyorlarmış gibi hareket etmektedirler.

Bazı kişiler, klikler vs. güya çok önemli şeyler söyledikleri iddiasıyla üst perdelerden konuşurlar ve sözde ünlü filozoflardan alıntılar yaparak laflarlar ya ve lafları hep kapalıdır ve belirsizlik yüklüdür ya, toplum bu türleri filozof zanneder ki bunlarda zaten bu yüzden böyle konuşurlar. Şöyle demeniz istenir haddizatında; bu adam uçmuş abi, resmen filozoflaşmış. Cehalet her şeyi mahvediyor. Ahmağı akıllı, akıllıyı ahmak gördürüyor. Şu denmiyor; kardeşim biz senin soğuk ve boğuk felsefi absürtlüklerin içinde niçin kaybolalım, beynimizi niçin yoralım? Hayır, yine edebiyat parçala, felsefe yap amma açık konuş, net kelimeler kullan ve meramını direkt olarak söyle diyen yok. Yooo adam büyük laflar edecek ki, büyüksün abi denilecek, topluma hedef tayin eden kişi haline gelecek.

Bu durum en arka planda bir algı operasyonudur. Küresel bir tezgâhtır. İnsanlar bilmiyorlar! Din dünyasının dâhilinde bulunsanız bile, dünyalardan örnekler yapmanız da, kısmi esintiler sunmanızda, yine sizin farklı olduğunuzun kanıtı olacaktır,

Bizler hayatımızı çok büyük(!) lafların sırlarını çözmekle geçirdik, o büyük lafların sırlarını çözmeyle iştigal ederken büyük hakikatleri unuttuk maalesef. Oysa ömür gibi harikulade bir hediye bunun için lütfedilmemişti bize.

Hayatta öyle değil mi; birileri ne kadar belirsiz laf ederlerse herkes oraya doğru koşuyor, açık olana koşan yok hiç. Ve o belirsizlikte kaybolup gidiyor ve bizde belirsizleşiyoruz. Filozoflar da anlatırlar, Peygamberler de anlatırlar. Aradaki fark, birinin sade ve olabildiğince açık olması, diğerinin ise karmaşık ve olabildiğince kapalı olmasıdır. Bir filozof ne demiş bakınız; ‘’bizimkilerde Tanrı’dan bahsediyorlar, Peygamberler de Tanrı’dan bahsediyorlar. Benim, bizimkilerin anlattıkları Tanrı’ya ihtiyacım yok.’’ Bizler ise tam tersini diyoruz maalesef. Çünkü bizler aklımızı kullanamayacak kadar alıklaştırılmışız.

Keşke düşünmeyi bir becerebilsek. Bir tartabilsek her okuduğumuzu ya da okuyabilsek bir. Beşer kitaplarını okumayı, onlardan alıntılar yapmayı pek seviyoruz. Çünkü aşağılık kompleksine tutulmuşuz. Abi ya adama bak, valla büyük adam, neleri okumuş diyecekler ya. Ki zaten genelde bu iltifatları almak, alkışlanmak için okuyoruz, asla anlamak için, düşünmek için değil. Bu yüzden de öğrendiğimiz hiçbir şey olmuyor. Okumamız derin olmayınca sığ hayatların mahkûmu oluyoruz.

Fethedilmek kaybolmak demektir, kayboluruz ve tükenir gideriz. tüm gövdemizle sahtekârız, riyakârız. Yerli kalanı ve yerli olanı çok basit görürüz, ondan uzak kalmayı tercih ederiz. Yabancılaşanı ve yabancıya meyledeni üstün görürüz. Haddizatında bizim acı hikâyemizdir bu. Derin bir aşağılık kompleksi içindeyiz bir asırdır. Kime karşı? Kendi kendini terk edenlere karşı. Bu şahıs bazında da, millet bazında da, devlet bazında da böyledir ne hazin ki. Ne kendimizi tanıyabildik ne de kendi tarihimizi sevebildik. Dinimizi de, milletimizi de, ülkemizi de, devletimizi de sevemedik gitti. Bir yabancı aşıyla tüm mukaddeslerimizi kaybettik. Komünist, faşist, egzistansiyalist, nihilist vs. teorisyenleri ve dünya klasikleri diye bildiğimiz eserleri hatmetmek zorunda değildik ve değiliz oysa. Okuyunca kanat takıp uçmuyorduk. Allame-i cihan olmuyorduk. Daha yüce bir insanlık mertebesine yükselmiyorduk. Farklı bir tür olmuyorduk. Üstün kabiliyetlerle mücehhez kılınmıyorduk. Evrenin en mesut insanı olmuyorduk. Bilakis tam tersi oluyordu her şey. Bunları bilmediğimiz zaman, bunlarla ilgilenmediğimiz durumda ahmak, alık, cahil bir insan mı oluyorduk? Hayır. Hayatın yabancısı, ilmin cahili mi oluyorduk? Hayır. Bilme yabancı mı kalıyorduk? Hayır. İnsanlık bunlarla mı yücelip, yükselip, terakki kaydetmişti? Hayır.

Hayatımızı ideolojilere, Dünya Klasikleri adıyla anılan eserlere hatmettik. Yalan mı bu? Medyamıza, üniversitelerimize, politikamıza yön verenler hep ulvi emanetler dışında kalan şeylerle beslenenler olmadılar mı? Ve bu besinler güya bizi adam etmeyecek miydi? Peki, şimdi niçin şikâyet ediyoruz içinde bulunduğumuz halden? Çünkü yanıldık dostlar ama yanıldığımızı itiraf etmek zor geliyor bize. Çürüyoruz, utanç şarkıları terennüm ediyoruz. Sefaletin dehlizlerinde çığlıklarımızı kimseler işitmiyor. Oysa mukaddes, asli ve ulvi emanetlerimize sahip çıksaydık bu hallere düşer miydik
 

Yorum