Sempati Mobilya

Mutlak Tahakküm Ağı

Yorucu bir iş gününün ardından, sıkıcı bir trafik akışının içinde, yorgun argın eve döndüm. Günün yorgunluğunu atmak için salondaki kanepeye geçip şöyle bir uzandım, “oh” çekip bütün yorgunluğu unutmaya çalıştım. Akşam yemeğinden sonra, tekrar kanepeye geçip oturdum. Sehpanın üzerinde gözüme ilişen uzaktan kumandanın tuşuna dokunup televizyonu açtım. Bir anda bütün günün stresi beynimde paramparça olurken, odanın içini hızla akan rengârenk kareler ve anlamları karışık, zor cümleler doldurdu. Adalet Sarayı önündeki adalet arayanların kuyruğu, canhıraş bağırışlar, Kadıköy Altıyol’daki işçi eylemleri, kahkahalarla gülmeler, trafik kazaları, hıçkırıklarla ağlayışlar boğdu evimin salonunu. Âdeta tüm renkler ve tüm sesler birbirine karışıyordu. Bütün bu programları dolaşırken, gözümü ve kulağımı açık tutmaktan başka, hiçbir şey yapmam gerekmiyordu. Her şey, tüm dünya, önümden akıp geçiyordu sanki. Kanalları değiştirdikçe her kanalda program akışı değişiyordu; yalanlar dolanlar, savaşan kuvvetler, ebediyete uğurlanan şehitlerin naaşları, şuh kahkahalar, aynı tempoda hızla çalan yüksek müzik, üst perdeden atanlar, alt perdeden tutanlar… Gözümüzün içine baka baka sıkılmadan, utanmadan ikiyüzlülerin söylediği yalanlar. Beynimi ütüleyip uyuşturmaya, bizleri ele geçirmeye çalışan görüntüler.

Televizyona herkes esir olmuş: Her gün, beş altı saat bu aletin önünde yalanları dinliyor. Onunla da yetinmiyor, tapu müdürlüğü, hastane bekleme salonunda, otobüs, gemi bekleme salonlarında da beyinler ütüleniyor. Halbuki televizyonu açıp izleyen birazda kendini görmek isterken, en sonunda da insanlar kendi yalanlarına inanıyor, başka çıkış yok. Artık “ezilenler” kavramı, iktidarın teknolojik aygıtları karşısında boyun eğmeye zorlanan herkesi kapsıyor ve sınıfsal ayrımlar silikleşiyor. Ezen, ezilen arasında ayrım kalmamıştı aslında. Yaşam standardına bakıldığında, bizden yaşanması istenilen hayatı yaşıyoruz sadece. Başka çıkış yok…Çünkü 2007'de aldığım maaşımla alım gücümü şimdi 2018'deki alım gücümü karşılaştırdığımda çok kaybım var...Alım gücümüzü artırmak için, iş arıyoruz, iş yok, ne yazık ki çaresiziz. Peki çare ne? Çareler tükenmez. Allah kimseyi çaresiz koymaz...

Yaşamımı esir aldığını düşündüğüm televizyonu parçalamak, pencereden aşağıya atmak geldi içimden. Ama makineler karşısında çaresiz değilim ki! Uzaktan kumandanın tuşuna bir kez daha bastım, televizyonu kapattım. Bir "Oh!" daha çektim. Bütün gün sabahtan itibaren yaşadıklarımı gözümün önüne getirdim. Bu sefer de, "Of oof!" çektim. Hızlı adımladığım dar sokakları, trafiğin felç ettiği caddeleri geçtiğimi, yoldan karşıya geçmek isterken önce kırmızı ışığın yandığını, sonra yeşil yandığında yeşil lambada yürüme efektini gördüğümü, bir metalik sesin, “şimdi geçebilirsin, şimdi geçebilirsin” dediğini ve kalabalığa kalmadan erkenden işlerimi halletmeye çalışırken yaşadıklarımı düşündüm. O sesi yerleştirenler bizim, televizyon seyrede seyrede aptal olduğumuzu zannetmişler herhâlde! Bankadan içeri girerken kapıdaki kameraya gözüm takıldı. Bir süre duraksadım, göz ucuyla kameraya baktım. Sanki göremediğim binlerce göz bizi izliyordu. Kalbime bir bıçak gibi saplandı. Bu bakışmadan hemen sonra içeri girdim. İçeride de bize küçük çirkin ekranlarından göz kırpan birkaç kamerayla daha karşılaştım ama aldırmadım, aldırmıyormuş gibi yaptım. Bir saat sonra kendimi tekrar sokakları adımlarken buldum. Herkesin özgürce yürümeye hakkı olduğu düşünülen sokakları… Gerçekten özgür müydük peki? Etrafta bunca göz bizi gözetlerken özgür müyüz?

Halkın güvenliğini sağlamakla mükellef devlet, çocuklarımızı okullarda eğiterek “kötü” yola düşmelerini engelliyor. Ama bir taraftan da eğitilmişler hapishaneleri doldurdu! Hâlbuki hapishanelerin ve okulların uzağında özgür bir yaşam mümkün. Oysa bugün çember daralıyor. Attığımız her adımı gözetleyen, konuşmalarımızı dinleyen, basın ve yayınla bizleri numaralandıran, sınıflandıran, yönlendiren ve tek tiplileştirenler; artık bugün insanlığı, hapishaneler, okullar ve akıl hastanelerinin de dışına, yaşadıkları evlere ve sokaklara kapatıyor: böylece âdeta her yer, bir hapishaneye dönüştü. Özgürlüklerin düşlenmesini dahi imkânsız kılan bu “mutlak tahakküm ağı”, iktidarın kendi varlığını devam ettirmesini sağlayan ve insanlara “özgürmüş” hissi veren sınırlı alanları da ortadan kaldırarak belki de kendi sonunu hazırlıyor...

Yorum