Sempati Mobilya

ÖĞRETMENLİK, ÖĞRENCİYİ AVLAMA SANATI MI?

Lise yıllarımda okulda o kadar sıkılıyordum ki… Dersler bitmek bilmiyordu, heyecanla beklediğim teneffüs vakti de su gibi akıp geçiyordu. Sınıfta kimseyi rahatsız etmek istemiyordum, öğretmenlerimin emeğine saygısızlık olarak anlaşılacak biçimde davranmaktan da kaçınıyordum. Gün geçtikçe okuldan soğuyordum, okula ilişkin tutumum olumsuz bir hal almak üzereydi. Bir süre her ders için ortak olarak  kullandığım ajandanın altına sakladığım kitapları okuyarak avundum, kitaplar okulda arayıp bulamadığım renkli dünyaların kapılarını açıyordu. Dünya edebiyat klasiklerini o yılların lise imgeleriyle beraber hatırlıyorum hâlâ. Bir süre sonra düzenli olarak geç kalıyordum okula artık, ikinci dersin sonunda ancak geliyordum. Müdür yardımcım geç kağıdı yazmaktan bıkmıştı, devamsızlık hakkım neredeyse tükenmişti. Yine bir gün okula geç kaldığımda müdür yardımcım, “Oğlum, okulun kütüphanesindeki kitapların düzenlenmesi gerekiyor, bir hayli çok iş var, dolayısıyla bir kütüphane memurunun bir taraftan rutin işlerini yaparken diğer taraftan bu kadar çok işe yetişmesi mümkün değil. Sen yardımcı olabilir misin?” dedi. Elbette kabul ettim ve çok sevindim. Kütüphane memuru Fatma Hanım’la  beraber çalışıyorduk artık. Fatma Hanım, iş disiplini ve sevgisi olan titiz bir insandı. Bugün hâlâ benim için bir örnek olan çalışma anlayışını hatırlarım. Her sabah geldiğimizde günün planını yapıyor, gün sonunda da günü değerlendiriyorduk. Ders programımın izin verdiği ölçüde kütüphane işlerine katkıda bulunuyordum. Geç kalmıyor hatta erken geliyordum okula, dersleri daha dikkatli dinliyordum. Fatma Hanım sayesinde kitabı tanımaya başlamıştım; kitabın ön, iç, arka kapağını, sırtını, künyesinin nasıl çıkarılacağını… Yine onun sayesinde bilginin organizasyonu işinde önemli bir boyut olan kataloglama ve sınıflamayı öğrendim. Bu bilgiler üniversiteden doktora programına kadar o kadar işime yaradı ki anlatamam. Bir süre sonra Fatma Hanım, “Seni okulumuzun hemen arkasında bulunan Türk Tarih Kurumu’nun kütüphanesine göndereceğim. Orası yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin, araştırmacıların, bilim adamlarının yararlanabildiği ihtisas kütüphanesi, arşivi çok geniş. Oradaki arkadaşıma söyleyeceğim, okuldan da iki gün izin alacağım, senin için” diye konuştu. Bu devasa kütüphanede geçirdiğim o iki günü unutamam. Arşivin tozlu raflarını, çok geniş olmayan çalışma salonunun görkemini, açık raflar arasında  kitaptan kitaba dolaşmanın zevkini, künyeleri ve bulundukları yerler yazılıp memura teslim edildikten en az yarım saat sonra asansörle aşağı katlardan gelen kitaplarla buluşma anını unutmam, mümkün değil. 

Öğretmenim stratejik bir kavrayışla ilgi ve meraklarımı beceriye dönüştürmeyi başarmıştı, hatta sıkıntılı bir durumu inisiyatif alarak, pedagojik bir yaklaşımla benim için öğrenme fırsatına dönüştürmüş,  okula ilişkin tutumumu da tersine çevirmişti. 

Tüm bunları dünyada ve ülkemizde öğrencilerin okula karşı olumlu tutumlarının azaldığına ilişkin araştırma sonuçlarının yer aldığı makalelere göz attıktan sonra hatırladım. 

Elbette zamanla beraber birçok şey değişiyor. Bilgiye ulaşımın olağanüstü bir biçimde kolaylaştığı, öğretmenin tek geçerli bilgi kaynağı olmaktan çıktığı, en yeni müfredatların bile gerçek yaşamı yakalayamadığı, okul saatleri ile verimliliğin paralellik göstermediği bir dünyada okulların işlevi de değişiyor. Okulların bilgi yüklemekten ziyade beceri edindirmeye yönelik çalışmalara evrildiğini görüyoruz. Bunlar zamanın getirdiği değişiklikler. Fakat bir de değişmeyenler var. Sürekli değişime yönelen gözlerimiz değişmeyenleri, her zaman geçerli ve tüm zamanlarda yeni olanları kaçırıyor, sanırım. 
Eğitimin her zaman ve mekânda değişmeyen gerçeği, bir insanın diğer bir insana insanca dokunuşu. Benim örneğimde öğretmenim, bir ergen olarak bana sonu gelmeyen öğütler vermeyi seçmemiş, tehditler yağdırmamış, aramızdaki hiyerarşiyi gözüme sokmamış, yönetmeliğin ilgili maddelerini üzerimde baskı unsuru olarak kullanmamıştı, aksine yargılamadan anlamaya çalışmıştı beni. Okul içinde ilgi ve meraklarıma uygun bir alan açmış ve kazanmıştı haylaz ve sıkılgan öğrencisini. Kısaca tüm zamanlar için geçerli olan ilkeyi yaşama geçirmiş; insanca dokunmuştu, öğrencisinin yüreğine. 

Sanırım önümüzdeki dönem, ilgi ve merakları önceki nesle göre oldukça farklılaşmış, bilgi olanakları zenginleşmiş 21. yüzyıl gençlerinin yüreklerine insanca dokunuşlar için yaratıcı fikirlere daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zaman dilimi olacak. Kendisi de bir eğitimci olan rahmetli babam, “Öğretmenlik sanattır, öğrencisini her durumda avlama sanatı” derken ne de haklıymış. 
 

Yorum