Sempati Mobilya

ÖYLE BİR MAHALLE VAR!

Sevgili Dostlar daha geçtiğimiz yazımda; benim, sizin, çoğunuzun özlediği mahallerimizden bahsettim. Okumamış olanlarınız için özetleyecek olursak; eskilere gittik yani sokaklarda gece yarısı “bozaaaaaa” diyen bağıran amcalardan tutun sabahları en üst kattan aşağıdaki bakkala sepet salan teyzeye kadar tüm hasretimizi giderdik olabildiğince. Ama müjde! Ben o mahalleden bir tane buldum, hem de daha geçen hafta, hem de bas baya bizim yüzyılımızda ve hemen yanı başımda.

Yazmak için oturduğumda aklıma başka bir şey gelmiyordu bu mahalleden başka, hem İstanbul`da olup hem de burnumun dibindeki bu yeri nasıl görmem, nasıl gitmem diye kızdım durdum! Ve daha hepsini göremedim bile. Bazılarınız bu kadarcık ipucundan bile anladı belki nereyi kast ettiğimi, Adalar! Şuan yaşadığım yerden görünen, işe giderken her sabah manzarasına hayranlıkla baktığım “Adalar” yani hep gidelim gidelim deyip ertelediğim o güzelim yer...

Allah`tan meraklı bir kardeşim varda, tatil günümüzde sabah geç kalkıp sonra bilindik yerlere çıkıp gezmektense “ben Adaları merak ediyorum ablacım bir gitsek mi?” dedi. Malum resmi tatil ve havalar muhteşem, bu da direk güzel mekânların müşterisi de çok olurun habercisidir. İstanbul`da hele hele güzel bir hava var ve tatilse yüzlerce insanla yarışmak için güne erken başlamak zorundasın. Tarabya`da bir kahvaltı yapmak istersen mesela, hiçbir mekân müdavimi değilsen rezervasyon almaz çünkü zaten sabırla kuyrukta bekleyenleri olacaktır, bilir. İşte o kuyrukta misafirlerimi bekletmemek için sabah 07.00`da herkesi kaldırıp yola çıkarttığımı bilirim, sonuç ise uykusuzluk ama muhteşem bir manzara eşliğinde kahvaltı! Ve bir 19 Mayıs sabahı aynı kafayla kalktık kardeşimle, herkes mışıl mışıl uyurken biz 07.30am vapuru ile Heybeliada`ya geçtik.

Vapurdan indik ve kafamı kaldırdığımda gökyüzünü görebiliyor olmak ne güzeldi, kocaman binalar yoktu etrafımda ve nefes alabiliyordum. Hemen denize karşı kahvaltı yapacak güzel bir mekân bulduk, bildiğin evinde de hazırlayabileceğin bir kahvaltı ama nasıl tatlı geldi anlatamam size. Nereye baksam birbirinden şirin kediler ve sağda solda adaya sahip çıkarcasına köşe başlarında bekleyen köpekler var. Zaten kahvaltı yapamadan büyük bir zevkle önümdeki menemene ekmeği batırıp batırıp kediciklere verdim, öyle güzel bir enerji ki anlatması mümkün değil. Tabi işe önce onları sevmekle başlamak lazım, belli ki ada da çok seviliyorlar.

Sonra garsona gezmek için nereden başlamalı diye sorduğumuzda hemen köşedeki faytoncuları gösterdi, ne yalan söyleyeyim çok tasvip ettiğim bir şey değil. En son ne zaman faytona bindim onu bile hatırlamıyorum, atlara eziyet olduğunu düşünerek ambargo koymuştum kendime yıllar önce. Belki tuhaf gelecek sizlere ama faytona yaklaşıp kenarda duran atlara baktım ve hepsi son derece sağlıklı görünüyordu, araba da olmayan bir yerde başka bir seçeneğimiz olmadığından bindik. Suçluluk vardı evet, hatta faytonu sürekli durdurdum ki dinlensinler, amcayı da kızdırmamak için durduğumuz her yerde bol bol fotoğraf çektik. Kısa süren muhteşem turumuz sonrası etrafta neler var bir görmek için dolaşırken, hemen sağımızdan “buyurun gençler, nasılsınız? “ diye otoriter ve yere sağlam basan bir ses! Aldırış etmeden geçip gitmek mümkün değildi, hatta hemen hazır ola geçmek ihtiyacı duyabileceğiniz türden bir ses. Döndük ve ton ton, samimi bir abimiz elinde gazetesi oturmuş ve muhtemelen bizim boş bakışlarımızı fark ederek yardımcı olmak istemiş. Önce mekânında bir şeyler yememiz için buyur etti ama kahvaltıyı sindirememişken bu mümkün değildi. Sonra ilk kurduğu cümle şu oldu “ bu Ada gelip de öylesine görülecek bir Ada değil gençler “ dedi ve ekledi “ alın bu haritayı”. Kimdi bu abimiz merak ettim, Adalıydı çok belli ve merakıma yenik düşerek sorunca sohbete anında başlayıverdik, tabii ki oturduk artık bu kaçınılmazdı. Adalıydı, 44 yılı aşkın süredir oradaydı ve Ada`nın biricik Ahmet Abisiydi, bir Subay emeklisi ( belliydi zaten otoriter sesinden) ve kesinlikle evim dediği yere var gücüyle sahip çıkmasını bilen o bizim özlediğimiz mahallenin abisiydi. Masadan hiç kalkmak istemedim ve bir dahakine ilk onun yanına uğrama sözü vererek vedalaştık. Maalesef Ada`da bulunan iki müzenin de kapalı ve tadilatta olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğradık, Ahmet Abi bir gönderme yapmıştı zaten sohbet arasında, ben yakaladım o ince göndermeyi  “işte müzelerimize bu kadar değer veriliyor bu ülkede”! (Önemli not, bir süredir uğraşıyorlarmış açılması için, sanıyorum daha derin konular var bilmediğimiz…)

Ahmet Abinin samimi sohbeti sonrası hemen kendimizi sokak aralarına attık, evleri bir görseniz öyle sıcacık öyle samimi ki! Hala yaşam olduğunu görmek daha da mutlu etti beni, içim açıldı. Gerçekten Ada`dan ayrılmak hiç istemedim, orada yaşama hayalleri kurmaya bile başlamıştım. Tesadüfen bir sokağa girdik, bir de ne göreyim “antikacı” ve hemen dükkânın önüne kurduğu masaya eski kitapları dizmeye çalışan amcanın yanına hızlı adımlarla yaklaştım , “girebilir miyim dükkâna” dedim, o kadar karışık ve her şey üst üsteydi ki zaten girse girse bir kişi girebilirdi. Ama aklınızın alabileceği her şey var 80’lere-90’lara ait ve belki bilmediğim bir sürü dönemlere… Kitapları karıştırıp kimlerin okuduğunu düşünmeye çalıştım, kim bilir ne yaşanmışlıklar gizliydi sayfalarında… Eminim yaprakları sararmış ve eski kokan bu kitapların anlatacak çok şeyi vardı... Tek kelimeyle aşık oluyordum, sonra bir an durup hala İstanbul`da olduğumu hatırlayınca daha bir mutlu oluyordum. Durun en güzel kısmına gelmedim daha, hemen antikacıdan çıktık ve ne göreyim? Hemen yanında minicik bir kafe, o kadar “evim” gibi ve o kadar bize ait ki! İçeri girdik ve her yer alabildiğince yine 80’leri 90’ları hatırlatan eşyalarla süslenmiş; bir tarafta eski dikiş makinası, öbür tarafta minik tüplü televizyon ve üstünde olmaz olmazı danteli, sonra bizim sabırla tuşlarını çevirdiğimiz eski telefonlar vardı ya hani iki numara sonrası “ben en son ne çevirmiştim yahu” deyip başa aldığımız işte onlardan vardı, minicik raflarda baharatlar, eski klasik tekli koltuklar, ahşap telli mutfak dolaplarıyla say say bitmez. Şaşkın şaşkın etrafa bakarken sarışın mavi gözlü bir hanım ile göz göze geldik, sıcacık gülümsemesi bile “hoş geldin`lerin” en güzeliyle karşıladı bizi, kafenin sahibi. Menüleri yok, o gün içlerinden ne geldiyse onu yapıyorlar, ev yapımı “anne” kekimizi ve demleme çayımızı alıp geçtik lavanta kokulu masamıza. Bir anne ve kızın işlettiği ve kendinizi ke-sin-lik-le evinizde hissedebileceğiniz ve zamana yolculuk yapabileceğiniz küçücük ama kalbi kocaman bir yer anlatamaya çalıştım size.

Yukarıdaki heyecanımı abartıyorum gibi gelebilir, belki pek çoğunuz gitti gördü buraları hatta İstanbul`daki Dostlarım okurken bunları bugüne kadar görmemiş olmanın benim eksikliğim olduğunu bile düşünebilir, haklılarda!

İyi ki buldum seni İstanbul, iyi ki bir daha sevdim seni…

Yorum