Sempati Mobilya

GÜCE TAPAN TOPLUMUN UYGARLIK SEVDASI

 

İnsanlık tarihi boyunca uygarlıklar coğrafyadan coğrafyaya dolaşıp durmuşlardır. Hint uygarlığından Mısır uygarlığına, İslâm uygarlığından Batı uygarlığına dek, hangi coğrafyada bir uygarlık kendini göstermişse o toplumun üyelerinin bilim, kültür, felsefe ve sanata verdikleri önemin büyük olduğunu gözlemliyoruz. Ne zaman ki uygarlık yaratan toplumların bilim, kültür ve sanata verdikleri önem ve değer azalıp yok olmuş, işte o zaman, uygarlıkları da silinip gitmiştir. Elbette, bir toplumun uygarlık yaratmasının çok faktörlü bir süreç olduğunun farkındayım, fakat, toplumun kendi kültürünü evrensel düzeye taşıyarak uygarlık seviyesine yükseltme işinde, bilim, kültür, sanat ve felsefe alanlarına verilen değerin ve bu değer üzerinde toplumsal bir uzlaşı olmasının ağırlık payının belirleyici olduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle, “Bizi uygarlık yarışında geri bırakan nedir?” diye sorduğumuzda, konuyla ilgili faktörleri sıralayacağımız listenin ilk sırasında aklın, bilginin, bilimin bir değer olarak yaşanmamasının yer alacağını görüyorum.

Günlük yaşamı sürerken karşı karşıya kaldığımız konu ve sorunlarda belirleyici değer olarak neyi alıyoruz, çözüm üretirken neleri gözetiyoruz?

Uygarlık yarışında toplumumuz uzunca bir zamandır uluslararası ligden kopmuş durumda, ne yazık ki. Atatürk’le beraber bilim, sanat ve kültür alanlarında gerçekleştirilen hamlelerin devamı getirilememiş, sonuçta ülkemiz tarih karşısında edilgen bir konuma düşmüştür. Bu maziperestlik veya hayalperestlik rüzgarlarına kapılmamış, aklı başında herkesin kabul edeceği bir gerçek.

Doktora eğitimini yurtdışında yapan Prof.Dr. Ahmet Dervişoğlu, babasıyla ilgili bir anısını anlatırken bir yer özellikle dikkatimi çekmişti, şöyle diyordu Dervişoğlu: “Üç yıldır yakınlarımı ve kasabamı, köyümü görmemişim. Adet değildir, benim babam hiç öyle karşılama, uğurlama falan yapmaz. Gelmiş beni karşılamaya. Şunu dedi, ‘Hani millet hacdan geleni karşılıyor; esas bu karşılama önemlidir, yani bir bilim adamını karşılamak önemlidir’. Bu babam hakkında çok şey söylüyor”

Bilime ve bilim adamına verilen değeri örnekleyen ne kadar da güzel bir anı, aynı zamanda toplumumuzun sahip olduğu kültürü düşündüğümüzde ne kadar da istisnaî, sıradışı…

Coğrafyası ne olursa olsun, uygarlıklar kuran yukarıdaki sıradışı örnektentoplumumuzun ne kadar uzak olduğunu düşünürken yıllar öncesinden bir anı düştü zihnime, bilgi, bilim ve uzmanlığa verilen değeri hatırlatan.

Yıllar önce uluslararası bir okulda çalışıyordum, üst yöneticim de Amerikalı’ydı. Diğer yöneticilerle beraber her hafta gündemli toplantılar yapıyorduk, toplantıların gündemi o kadar genişti ki, benim daha önceki deneyimlerime dayanarak bu konunun benimle ilgisi ne diye ilk zamanlar hayıflandığımı hatırlıyorum. Okulun boyasının renginden velinin diğer personelce karşılanma biçimine kadar kurumsal düzeyde de her şeyi soruyordu. Soruları benim cevaplamamı istiyor, sözlerim bittiğinde diğer yöneticilere gereğini yapalım, diye yöneliyordu. Farklı görüşler dile getirildiğinde kafasını bana çeviriyor ve benden görüş bekliyordu. Bu tutumunun nedenini sordum. “Esas olan uzman görüşüdür, uzman görüşü kişisellikten uzak bilime dayanır, ben ve diğer yöneticiler, uzman görüşlerini yaşama geçirmek, rahat çalışabilecekleri alanları açmak için buradayız.” diye cevap verdi. Doğru yanlış, iyi kötü, haklı haksız denildiğinde adamın zihnindeki parametre, belirleyici değer bilgiydi, bilimdi. Organizasyon şemasını da bu değeri yaşatacak biçimde inşa etmişti.

Bizim yaşadığımız ise çok farklıydı. Bizde, uzmana değil de işgal edilen sosyal statüden kaynaklanan ve gücü temsil eden makama verilen değer, kültürümüzün bir parçası. Elbette bu tutum, korku kültüründen besleniyor ve güçlü güçsüz ekseninde sosyal konumları düzenliyor. Bir şey kültürün bir unsuru haline gelmişse, o unsuru toplumsal kurumların tümünde gözlemleyebilirsiniz, eğitimden siyasete, dinden aileye… Sonuçta toplumsal kurumlar sosyal eylemlerimizden besleniyor, biz eylemlerimizde neyi gözetiyorsak, o kurumsallaşıyor, adeta küçük derelerin nehirleri, nehirlerin denizleri, denizlerin okyanusu beslemesi gibi, mikrodan mezzoya ve nihayet makro düzeye biçim alıyor.

Söz konusu durum, küçük vak’aların büyük olgusal sonuçlar doğurmasına da bir örnek. Çünkü sosyal etkileşim ağı güç ekseninde belirlenince sosyal ilişkiler buna göre konumlanıyor. Doğan Cüceloğlu, bu konumlanmayı şöyle dile getiriyor: “Korku kültüründe yetişen birey için yaşamın temel cümlesi şudur: ”Güvende olmak istiyorsan, ya diğerlerinden güçlü ol ya da senden güçlü birinin kanatlarının altına sığın!” Güçlü kişi “Ben bilirim, her zaman haklıyım, sözümü dinleyin” der ve diğerlerinin davranışlarını denetleme hakkını kendinde görür. Bu toplumlarda kişinin güçlü olanla yakınlığını ifade eden kimlikler, liyakatın önüne geçer” Bir de bakmışsınız ki işletmelere, organizasyonlara, toplumsal birliklere. Gücünü değerlerden, bilgiden değil de güçten alan mevki, makam sahipleri ve çevresinde dolanan insanlar… Elbette böyle bir toplumsal biçimlenmede yoğunluğu değişmek üzere gizliden gizliye sürdürülen güç savaşları, entrikalar, strateji oyunları, yağcılık doğal karşılanacağı gibi gücü elde etmek adına vazgeçilen ahlâki değer ve ilkeler gözlerden uzak düşecektir. Kısaca “çakallık”, söz konusu kültürün vazgeçilmez, kendisine baş vurulmadığında işlerin yürümediği, bir dizi eylemin adı olurken “çakallar” da onaylanan, üzerinde toplumsal uzlaşının geliştirildiği toplumsal bir prototip olarak sosyal sahnenin eşsiz oyuncuları arasında yerini alacaklardır.

Güce odaklanıp bilgi ve değerin belirleyiciliğini es geçen anlayışın sosyolojik sonuçlarından biri de bir taraftan gücün ve gücü temsil eden alanların güçlenmesi diğer taraftan sivil alanların zayıflaması, dile getirdiğimiz alana ilişkin söylersek, bilgi ve değere dayalı alanların, mesleklerin, uzmanlaşmanın da serpilip gelişme şansını bulamaması, bireylerin meslekî ve kişisel gelişimlerine yatırım yapmamasıdır. Ülkemizde sivil bir alan olarak mesleklerin ve dolayısıyla meslek etiklerinin yeterince gelişmemesine bir de bu bakış açısıyla bakmakta yarar olabilir. Zira mevki ve makamların gereği olan, uygun meslekî rollerin sergilenememesi az rastlanan bir durum değil. İnsan sağlığının temel bilgilerinden habersiz hekimlerle, ilaçtan anlamayan eczacılarla, su tesisatından anlamayan su tesisatçılarıyla, eğitimden anlamayan öğretmenlerle az karşılaşmıyoruz. Meslekler gelişmeyince meslek etikleri de gelişme şansı bulamıyor, elbette.

Peki, sizce bu toplumsal sistemin mağduru, tutunamayanları kimler olacaktır? Soruyu sorarken zihnime, J. Kosinski’nin Boyalı Kuş adlı romanı geldi aklıma. Hani kuşçunun sürüden yakaladığı, mavi, kırmızı, yeşil gibi parlak renklere boyadıktan sonra serbest bıraktığı kuş. Hani sürüye tekrar katılmak istediğinde diğer kuşlar tarafından gagalanarak öldürülen kuş. İşte söz konusu sistemin mağduru, tutunamayanları güce karşı değerleri, bilimi, ahlâki duyarlılıkları savunan, sabahtan akşama gagalanan insanlardan oluşacaktır. Bireylerinin gagalandığı topluma da uygarlık uğramayacaktır.

Böyle bir toplum medeniyetin kendisini değil, yapsa yapsa, arkası gelmeyen medeniyet sempozyumları yapar, o kadar….

 

Yorum