Sempati Mobilya

ÇOCUKLUĞA KAÇMAK

Hafta sonu deniz kıyısında, bir çay bahçesinde, kahvemi içiyor, etrafta dolaşan çocukları izliyordum, çocukların coşkusu alıp götürdü; çocukluğuma beni. Bugünün beniyle geçmişin çocukluğuna bakarken Borges de geldi aklıma. Borges, 1969’da, Cambridge’de bir parkta karşılaşmıştı 1918 yılının Borges’iyle. Öteki öyküsünde genç Borges, idealist, atak ve toplumcuyken yaşlı Borges, dingin, gerçekçi ve bireyseldi. Borges gençliğiyle hesaplaşırken ben çocukluğuma dalmıştım çoktan…

Çocukluğun “ne”liği konusunda bir uzlaşı yok. Çocukluğun 16. yüzyılın sonlarına kadar ayrı bir yaşam dönemi olarak kabul edilmediğini, bu tutumun orta çağ boyunca da devam ettiğini biliyoruz. İnsanlık uzunca bir zaman, çocuğu minyatür bir yetişkin olarak gördü, elbette çocuğun duygusal duyarlılığının farkındaydı insanlar, fakat kendine özgü bir dönem ve bu dönemin beraberinde getirdiği karakteristik bakış için erkendi.

Batı’da çocukluğun tarihini başlatan Ariés’e göre, orta çağda “çocukluk duygusu” eksikti, bunun doğal sonucu olarak da orta çağda çocukların kendilerine özgü giysileri, besinleri, oyun ve oyuncakları yoktu. Yetişkinlerin dilinde çocuğu imleyen özel sözcükler de yer almıyordu. Çocukluk yeni bir olgu. Tanpınar da Yaşadığım Gibi adlı eserinde, “çocuk asrımızın bir keşfidir” diyor ve ekliyor “Filhakika düne kadar biz çocuğa sadece büyüğün küçüğü, eksiği, yetiştirilmesi lazım geleni diye bakardık. Bugün ise çocuğu ve çocukluğu kendi başına bir mesele ve alem gibi almaya başladık.”

Her ne kadar yeni keşfedilse de çocukluk, insanın tarihinde çok önemli ve değerli bir dönem, bir duygu… Schopenhauer’e göre, “hayatın cenneti”, Jung’a göre, “insanın en insan dönemi”, Amado’ya göreyse “insanın anayurdu”.

Her şeyin ilki yaşanır çocuklukta, merakın doruklarında gezinilir, gerçekle sınırlandırılmamış hayâl gücü lokomotifi olur zihnin, soru sorma iştahı bitmez. Bilim adamları öykünür ve tekrar kazanmak isterler çocukluğun bilme ve keşfetme enerjisini. En çok da samimiyeti etkiler, yetişkinleri. Bitmeyen bir masumiyettir, saflığını tüm dinler ve kadim gelenekler hedef gösterir; kendiyle derdi olanlara. Gurur, kibir, kin, şehvet ve hırsın yer almadığı bir insanlık ideali için örnektir. Bu idealle bir döneme hapsedilmekten çıkıp yaşamın her anında içinde olmanın zevki tadılmak istenir, bir ruh haline dönüşür çocukluk. Her zaman içine girilebilecek bir ruh ve düşünce hali… Küçük şeyler küçük değildir çocuklukta, merak ve hayret haliyse filozof kılar çocuğu.

Çocukluk üzerine yapılan ilk çalışmalarda iddia edildiği gibi çocukluk, hiçbir zaman sabit ve değişmez değildir, evrensel özellikleri olduğu gibi toplumların özel ve yapısal bileşenlerinden ve çocuğun mizaç ve karakter özelliklerinden etkilenir. Sonuçta evrensel, sosyo-kültürel ve psikolojik özelliklerin harmanladığı biricik bir dönem ve ruh halidir çocukluk. Her çocuk özeldir, her çocukluk da özeldir.

Son dönemde “çocukluğun yok oluşu” konuşuluyor. Çocukların günümüz yetişkinlerinin değerleriyle ve dünyalarıyla çok kolay ve erken tanıştıklarını söylüyorlar, ilgililer. İletişim teknolojilerinin özellikle görsel medyanın hızla gelişmesi, yetişkinlerle çocukların dünyasının birleşmeye başlamasını doğuruyor.

Çocukluk ve çocukluk hallerinin yok oluşu, gerçek bir tehlike. Zira çocukluk, insanın en özgür hali, kendinden sonraki dönemleri besleyen bir kaynak, yaşamın mayası…

Nilgün Marmara bir söyleşisinde, “Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi, yiten bu işte.” demişti. Yitmemeli, dünyayı telaşsız ve kaygısız seyretme hali.

“Çocukluğunu al ve kaç, zira sahip olduğun tek şey budur.” diyor Walter Benjamin. Ben de kaçıyorum, fakat yalnız değilim, çay bahçesinde cıvıldaşan çocukları, kendi çocukluğuma davet ediyorum, kaçıyoruz beraberce dünyayı kucaklamaya…

“Biz küçükken, çok büyüktük. Mesela kollarımızı bir açardık, dünyayı kucaklardık! Güzeldik, biz küçükken…” Nazım HikmeT

Yorum