Sempati Mobilya

ÖĞRETMEN OLARAK DOĞA

Mevlana, "Söz, anlaması için söze muhtaç olan kişiye söylenir. Söz söylemeden de anlayan kişiye söz söylemenin ne gereği var. Gökler, yerler, anlayan kişiye hep sözdür." diyor. Aynı şeyi başka ifadelerle, Dan Millman şöyle söylüyor: “Usta öğretmenler, sadece dağ zirvelerinde ya da Doğu’dakiaşramlarda bulunmaz. Öğretmenlerimiz karşımıza dostlarımız ya da düşmanlarımız halinde çıkabilir ya da bulutlar, hayvanlar, rüzgâr ve su formunda… Öğrenci hazır olduğunda, öğretmen her yerde onun karşısına çıkar.”

Gerçekten de öyle değil mi? Farkındalıkla yarar devşirme kaygısı güdelim, gördüğümüz ve yaşadığımız her şey öğretici oluyor. Yeter ki kendimizi öğrenci, yaşamı da öğrenme süreci olarak görebilelim, kabul edebilelim. Bu kabul sonrasında fiziksel ve sosyal çevremizde karşı karşıya kaldığımız her bir uyarıcı, kişisel gelişimimiz için bir öğrenme fırsatı olarak çıkar karşımıza. Hem de olup bitenle didişmeden, savaşmadan. Karşılaştığımız bir olaya, “Bu olay bana ne öğretecek?”, “Ne çıkarabilirim buradan?” diye yaklaşınca bir anda masallardaki “Açıl susam açıl!” nidası gerçek olur. Bu kez açılan Ali Baba ve Kırk Haramiler masalındaki mağaranın kapısı değildir ama nidanın gücüyle hakikatin perdesini aralanır. Erzurumlu İbrahim Hakkı, ne güzel söylemiş: “Her sözde nasihat var. Her nesnede ziynet var. Her işte ganimet var” diye.

Farkındalık çok önemli; farkında olduğumuz ve keşfettiğimiz kadar derinleşiyor yaşamımız ve yaşamı anlamlandırmamız, belki de insan farkına vardığı ölçüde ve biçimde yaşıyor. Gerek doğayı gerekse sosyal dünyayı farkındalıkla gözlemlemenin sayısız yararı var.

Fırsat buldukça doğada yürümeye çalışıyorum, olup biteni gözlemlemek başlı başına ders niteliğinde. Küçücük karıncaların dağları aşan mücadele azmini görünce utanıyorum sızlanmalarımdan ötürü, doğada her bir canlının birbirinden üstün olmayan yerini fark edince modern insanın kibri geliyor aklıma, karşısına engel çıkan bir hayvanın durumu hızlıca değerlendirip engelden kurtulmanın yolunu aradığını anlayınca şikayet etmeksizin şimdi ve burada olmanın gereğini yapmanın gereğini kavrıyorum...

Doğan Cüceloğlu, “Doğa, yavaş yavaş öğreten ama çok temelden öğreten bir öğretmen. Sadece öğretmiyor, insanı düşündürüyor. En güçlü öğretmen. Doğa, telaşı sevmez. Maymun iştahlılığı sevmez. Uzun vadeyi öğretir, sabrı öğretir, beklemesini bileceksin, zamanında ekmezsen toplayamazsın. Bütün bunlar, kendiliğinden öğreneceğin şeyler doğanın öğretmen olması durumunda.” diyor. Çocuğunda hiperaktivite sorunları olan bir anne babaya, “Doğaya çıkın, denizi, ormanı seyredin, kuş cıvıltılarını dinleyin; konuşmadan doğayı dinleyin, her gün” dediğimde önce şaşırmış, uygulamalar sonrasında gelişmeleri yaşayınca hayretini ifade etmişti, bense çözüm yolu olarak doğayı bulduğumun ve doğallıktan yana tavır sergilediğimin farkındaydım. Ünlü Hintli düşünür Krishnamurti, “Doğayla bağınızı kaybederseniz, insanlıkla da bağınızı kaybedersiniz.” diyor. Bu cümleyi doğayla bağımızı kesersek doğal olandan uzaklaşırız, uzaklaştıkça da kendimizi insanın doğasına uygun olmayan, bir türlü içinden çıkamadığımız bir labirentte buluruz, uyarısı biçiminde anlıyorum.

Antik Yunan bilgelerinden Platon’dan Aristoteles’e kadar birçok filozofun derslerini açık alanlarda, bahçede yapmalarını anlayabiliyorum, doğayla yakınlığım arttıkça. Nietzsche “Düşüncelerimi toplamak için üzerimde mavi gökyüzü olmalı” diyordu.

Bunları düşünürken bahçeye takıldı gözüm, bahçemizde güller var; çeşit çeşit ve rengarenk. Uzunca bir zamandır izlediğim güllerle göz göze geliyorum. Biliyor musunuz? Gül ağacının ilk önce dikenleri çıkıyor, sonra gülü gösteriyor kendini. Bir de dikenler ne kadar sivri olursa güller o kadar güzel kokuyor. Gül ağacına bakarken yaşamıma dalıp gitmişim. Onca...

Artık bundan sonrası, sözle değil gönül zekâsıyla kavranacak hakikat diyerek sözü noktalayalım.

Yorum