Sempati Mobilya

BEŞ ON İKİ EYLÜL YAZISI

Ege Üniversitesi Hastanesinde küçük oğlum dünyaya gelmişti. Çok mutluyduk. Eşimi ve oğlumu hastanede bırakarak eve döndüm. Ama ertesi gün, hastaneye gidemedim. Sadece ben değil, neredeyse hiç kimse gitmesi gereken yere gidemedi. Çünkü 12 Eylül darbesi yapılmıştı. Oğlum bakımsızlıktan sarılık oldu. Birkaç gün sonra gittiğimde onu öyle görünce yaşadığım acıyı asla unutmadım.

Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum” filmini izlerken en çok doğum sahnesinde sarsıldım. Böyle bir öyküyü filmine yerleştirdiğine göre bu tür acıyı yaşayan yalnız ben değildim demek ki.

Çok geçmeden Buca Eğitim Fakültesindeki görevimden alındım. Uzun bir süre depo tayini ile sürüldüğüm bir okula imza atmak için gidip geldim. Ardından bir köy ortaokuluna gönderildim. Akademik kariyer düşlerim sona ermişti. Hayatlar bile darbecilerin iki dudağının arasındayken kimi kime şikayet edebilirdim ki?
Ben, hiçbir siyasi olaya karışmamıştım. Hiçbir mesleki hata yapmamıştım. Solcu bile değildim ben. Ama demokrasiye inanıyordum. Hem de çok. Bu yüzden 12 Eylül Anayasasına onca baskıya karşın “Hayır!” dedim. O Anayasa'ya “Evet” diyen %92’lik çoğunluk arasında değil, %8’lik azınlık arasında yer aldım. O günlerde o Anayasa’ya evet denmesi için çırpınan; bugün de aynı Anayasa’yı yerden yere vuranları Neyzen’e mi Şair Eşref’e mi yoksa Hoca Nasrettin’e mi havale edeceğimi bilemiyorum.

12 Eylül 2010

Bugün sandığa gittik. Aylardan beri meydanlarda, medyada halkın %92’sinin evet dediği anayasanın ne kadar antidemokrat bir anayasa olduğu anlatılmıştı.

Artık darbeler sona erecekmiş.

Artık AB’ye girmemizin yolu açılacakmış.

Artık yargı hem bağımsız hem tarafsız olacakmış.

Artık çalışanların hakları hükümetin iki dudağının arasından
çıkacak söze bağlı olmayacakmış.

Artık emekli olarak daha iyi koşullarda yaşayacakmışım.

Artık devlet beni fişlemeyecekmiş.

Artık…

Bunca “artık” bile, “evet” demek için yeterli değil mi?

Üstelik hayat akışımı bütünüyle değiştiren 12 Eylül darbecileri hakkında dava da açabilecekmişim.

***
Çocuklar yaşayarak öğrenirlermiş. Atatol Behramoğlu istediği kadar "Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler var" desin bu halk yaşayarak bile öğrenemiyor.

***
Halk, AKP’nin tek başına hazırlayıp, savunduğu anayasayı % 58 oranında “evet” diyerek onayladı.

Bu değişikliklerle bize AKP’nin dediği gibi demokrasinin mi, muhalefetin dediği gibi “tek adam” yönetiminin yolu mu açılmaktadır, bekleyip göreceğiz.

Soru: 30 yıl önce bir anayasaya %92 çoğunlukla evet diyen bir halk mı, bugün aynı anayasanın 26 maddesinin değişmesine % 58 çoğunlukla “evet” diyen halk mı daha demokrattır?

12 Eylül 2012

Oğlum 33 yaşına girdi bugün. Değiştirilen Anayasa ile iki yıl geçirdik. Yenisi de yoldaymış. Anayasalar değişmesine değişiyor; ya kafalar?

Duymuyor musun hâlâ
O uğursuz adımların sesini
Gencecik bedenler toprağa düşerken
Dağlarında Anadolu’nun?
Aklına hiç mi gelmiyor
Ahizeyi kaldırdığın an
Üçüncü bir şahsın
Sevdiğine “Seni seviyorum”
Demelerinin çetelesini tuttuğu?
Kalemin kâğıda değdiğinde
Yerine koymuyor musun kendini?
Basılmamış bir kitap yüzünden
Mevsimlerin geçtiğini
Sofradaki meyvelerden öğrenenlerin.
Hiç mi sormuyorsun
Uykusu gözlerinde bebeler
Sınıflara balık istifi doldurulurken
Bu, neyi kurmanın telaşıdır
Neyi yıkmanın yemini?
***
Sanıyoruz ki darbeler yalnızca topla tüfekle yapılır.

Sanıyoruz ki darbe sabahları radyolardan anonslar yapılır ve köşe başlarını askerler, subaşlarını generaller tutar.

“Dün dünde kaldı cancağzım
Bugün yeni şeyler söylemek gerek”

diye diye neden hep kırık plak gibi avara kasnak döner dururuz biz?

12 Eylül 2016

Hani darbeler sona erecekti?

Hani AB’ye girmemizin yolu açılacaktı?

Hani yargı hem bağımsız hem tarafsız olacaktı?

Bundan altı yıl önce bugün insanlar bu vaatlerle sandık başındaydı.

Bugün ise yeni bir darbenin çöplüğünde debeleniyoruz.

AB gündemden kalkmış.

Sözüm ona bağımsızlaştırılan yargının yargıçlarının kimisi hapiste kimisi yurt dışına kaçmış.

Korkarım ki, bu darbenin etkileri seksen darbesinden daha derin ve daha uzun olacak.

Aradan neredeyse üç otuz gün geçmiş, hangi TV kanalını açsak Menemen bardakları gibi sıra sıra dizilmiş kerameti kendinden menkul meddahlar, itiraf mı istersin, ifşaat mı; günah çıkarmak mı, pehlivan tefrikası mı; yoksa Gulyabani masalları mı? Kırk iki kısım tekmili birden, dinle dinle bitmiyor.

Sanıyorlar ki kimse gelecek tehlikenin farkında değildi.

Sanıyorlar ki kimse yönetimi uyarmadı.

Seksenli yıllarda Kestanepazarı’nı, Yamanlar'ı; doksanlı yıllarda yayınevlerini, ışık evlerini bilmiyordum demek, bence cahilliğini ilan etmenin ta kendisidir.

Muhtemeldir ki iki binli yılların başında bu örgüt için görmezlikten gelme döneminin bittiğini; kol kola, omuz omuza Türkiye Cumhuriyeti Devletini ele geçirme döneminin başladığını herkes biliyor, sadece hükümet bilmiyordu!

Peki bu utanç verici kalkışmadan gerekli dersleri aldığımızı söyleyebilir miyiz?

Ülkenin geleceği OHAL’le bir iki kişinin ferasetine terk edilmiş.

Parlamento tatilde.

Şak şakçı medyamız zurna takımının dem tutanı.

Yine imzasız ihbar mektupları dönemi...

Yine ülke geleceği bir kişinin iki dudağı arasında...

12 EYLÜL 2017

Bir referandum yaptık. Yasaları uygulamakla yükümlü YSK, "Ben bu yasayı tanımıyorum," dedi son anda.

Yuttuk, Sustuk, duymazdan, görmezden geldik.

Artık seksen milyon, her gün istisnasız bir adamın zılgıtlarını dinliyoruz.
"Allah aşkına, bir gün olsun, sus!" diyemiyoruz.

Artık "Düşünce özgürlüğü" ne ihtiyacımız yok. Çünkü düşünme yetimizi yitirdik. Yavaş yavaş mankurtlaşıyoruz.
"Efendi ( sahip) aklı ve ahlakının köleleri olduğumuzun farkında bile değiliz.

Ana kucağından başlayan "aklı" değil "nakli" temel alan bir eğitim sistemimiz var.
Çocuklarımız döne döne "bina" okuyor.

MEB, çocuk tecavüzcülerinin cirit attığı vakıflarla okullarda ortak çalışma protokolleri imzalıyor.

Adım adım şeriat devleti kuruyoruz.

Araplaşıyoruz.

Yollarımızı, barajlarımızı, köprülerimizi, en güzel kıyılarımızı Arap sermayesine altın tepsilerde sunuyoruz.

İçişleri, Adalet ve Sağlık Bakanlığının kadrolarını dolduran Menzil tarikatı mensubu kardeşlerimiz, Şeyhin sünnet olan torunun cükünü öpmek için huşu ile kuyruk oluştururken tek adam anayasasına evet diyerek bize en büyük kazığı atan Avrupalı Türklerimiz utanmadan vatandaşlıktan çıkmak için saatlerce kuyrukta bekliyor.

Yıllık %10.5 enflasyona karşılık ortalama %5 zam alan sendika patronları çalışanlara zafer naraları attırıyorlar.

Ülke başkentinin belediye başkanı bir gecede 12 bin ağaç keserek, rekor kırdığını twetterden övünerek paylaşıyor.

"Hele bu anayasaya "evet" deyin Türkiye uçacak, uçacak" diyenler her gün yoksul evlerden uçan genç şehitlerin ruhlarından bile utanmıyor.

Şairin dediği gibi "Dert çok, hemdert yok; düşman kavi, tali zebun" dostlar. Bu acılar coğrafyasında bu gerçeklerin değişmesi de zor, hem de pek zor.

"Umut fakirin ekmeği."
Biz yine de 12 Eylül 2018 yazısının, mutlu ve umutlu bir yazı olmasını dileyerek yazıyı sonlandıralım...

Yorum