BOŞVERİN! BİRBİRİNİZİ MUTLU EDİN

Aynı anda doğan çocuklar, çocukluk yıllarında; Abi, abla, küçük kardeş ne de güzel anlaşırlar.
Kavga etseler bile bir arada yaşamak ne güzeldir. Bu çocuklar büyürler, evlenir çocuk sahibi olurlar. Bir biçimde hayata atılır ve yaşamlarını idame ettirirler. Öyle bir an gelir ki kazanma hırsı içlerine girer. Bu hırs onları manevi hayattan koparmaya başlar, anne ve babanın sağlığında bazı duygularına gem vururlar. Anne ve baba öldüğünde miras kavgaları başlar.
Sen az, ben çok aldım…
Ne kardeşlik kalır.Ne de ağabeylik..
Hatta ablalık denen o kutsallıklar yok olur…
Can düşman olurlar bazıları bazen bir birine.

Hırs bu işte!

Daha çok kazanmak için ormanları yok ettik, yerine ağaç dikmedik.
İçtiğimiz su kaynaklarını kirlettik.
Daha çok üretmek için kimyasal gübrelerle toprağı da bozduk.
Çok kazanma uğruna vardiya sistemi icat ettik ve 24 saat fabrika bacalarından zehirli gazları havaya saldık.
Güneşin yakıcı ısısından bizi koruyan atmosferi deldik.
Köyden şehre göç ettik, toprakları boş bıraktık. Sıcaktan kavruluyoruz.
Küresel ısınmayla dünyanın yaşanamaz hale gelmesinin sebebi uzaylılar değil, biziz.
Bizim bitmek tükenmek bilmeyen hırslarımız.

Ben diyorum ki, sadece hayat yeme ve içmeden ibaret değil. Gelin zararın neresinden dönersek kardır.
Bu sanal âlemden çıkıp doğal âleme, doğru yol almaya başlayalım.
Bütün güzelliklere, dostlara arkadaşlıklara, kısacası, manevi duygulara doğru yelken açalım.

Dini literatürde hırs şükürsüzlüktür!

Şükrün ölçüsü nedir?
Kanaattir, iktisattır, kazandığına razı olmaktır, mevcut halinden memnuniyettir. Şükürsüzlüğün ölçüsü nedir?
Kazandığıyla yetinmemektir, kazandığını ölçüsüz harcamaktır.
Emeğe hürmetsizliktir, hak edip etmediğine bakmaksızın tüketmektir. Yaşadığımızın kanıtı, bu kâinattan güzel duygularla ayrılmak olacak.
Hayat yaşadıkça insanları sevmemiz gerektiği doğrultusunda daha da güzeldir.
Yaşadığınızın farkına varmak istiyorsanız eğer,
Bir canlıyı mutlu edin.

İBRETLİK BİR ÖYKÜ
Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır.
Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”
Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…
Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”
Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…
Bazı insanların 15-20 yıl boyunca ödemek kaydıyla faizli banka kredisi çekmesi neyin alametidir… Bazen insan, ömründen daha çok borç biriktirir. Bazen de elinde olan ama fark etmediği nimetleri, hoyratça harcar durur.
Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…
Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın-mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…
Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz.
Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?
Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar aslında fakiriz hepimiz.
Aldığı maaşı yetiremeyenlere, modayı takip edemeyenlere, evini beğenmeyenlere, mekanı dar bulanlara, çarşıda pazarda gezmeye eğlenmeye doyamayanlara, daha çok para için, hesabı daha fazla kabartmak için çırpınanlara da yeter toprağın altı.
Ha gayret, menzile çok az kaldı…

 

Yorum