GLADYATÖRLER ARASINDA

Ova, o yaz da fidanıyla, filiziyle, çiçeğiyle, meyvesiyle Stratonikeia sularının yolunu gözlüyordu. Bu, binlerce yıldır süregelen bir yaz ritüeliydi. Bütün kış nypelerin ezgilerini kuşanarak Marsyas’a akan sular, yaz başında koca bendin önünde durur, haftanın üç günü kuzeye, dört günü de güneye açılan savaklarla bağlara, bahçelere can vermeye koşardı. Bendin aşağıları da birkaç günde kurur, kaya kovuklarına sığınan balıklar, can çekişe çekişe ölürdü.

Babamın en büyük zevki, kayada ot bitirmek, bir ağaçta üç dört çeşit meyve yetiştirmekti. Onu, ağaçlara bakarken görenler: “Bu adam, dala filiz, filize çiçek, çiçeğe meyve olacak.” diye düşünürdü.

Onun bir zamanlar çakırdikenlikten başka bir şey olmayan topraklarda yarattığı cennete birçokları hayranlıkla bakardı; nedense Stratonikeia’nın sularını yönetenler bin bir dereden su getirir; babama bir türlü su vermezlerdi.

Babam, bir gladyatördü. Bir kök sebze, bir dal yemiş uğruna toprakla güreş tutar; toprağının hakkını vermeyenlerle de savaşırdı.

Su, bu mevsimde yalnız babam için değil, tüm köylüler için yaşamın, mutluluğun, umudun, sevincin kaynağıydı. Çünkü zamanında sulanan bağ, bahçe ve tarlalar emeği ürüne dönüştürür; üç beş gün geciktiğinizde de köylüyü o yıl aç bırakırdı.

Bu ovada kavganın da çatışmanın da kinin de öfkenin de nedeni yine suydu.

Sanki binlerce yıl önce arenalarda bu toprakların insanlarına gurur, acı ve sevinci bir arada yaşatan gladyatörler, bu susuz yazlarda mermer stellerinden kalkıp birer köylü olurdu.

Ali miydi adı? Olabilir; ama onun Droseros olmadığını bana kim anlatabilirdi ki? Kim bilir, bir zamanlar adı belki de Eumelos’tu ya da Khrysopteros, Khrysos, Vitalis, Amarios...

***
10-11 yaşlarındaydım. Sulama sırası bize geldiğinde tarlamızla suyun gözesi arasında mekik dokurdum. Babam, deredeki su düzeyini kontrol etmem için bana bir yol öğretmişti: Suyu tutuğumuz an derenin değişik yerlerinde su içindeki bazı taşlara işaret koyardım. Böylece suyun yukarılarda bir yerlerden kesilip kesilmediğini anlardım.

Dere boyunda yürürken suya atlayan bir kurbağa, söğütlerin arasında kanatlanan bir kuş sesiyle irkilirdim. Bazen alışık olmadığım bir ses duyardım, daha hızlı koşardım ılgınların arasından.

Bu korku koşularından birindeydi. Ensemde bir nefes hissetmiştim. Oysa ayak sesi de duymamıştım. Döndüm baktım. Kimseleri göremedim. Korkum, bir kat daha arttı.

Dere biraz ilerde derin bir vadiden akardı. Vadinin ağzına dek koştum, koştum. Başka zamanlar korkusuzca geçtiğim o dar yerden bu kez geçmek istememiştim. İçimde bir adım daha atarsam dünyamın değişeceği gibi bir duygu vardı. Derin hıçkırıklarla sarsılıyordum.

Omzuma bir el mi dokunmuştu, yoksa üstüme gölgesi mi düşmüştü o elin? Yer yarılsa da içine girsem kurtulabilir miydim bu elden? Bu el, beni koruyan bir el olabilir miydi acaba? Bu olasılığı aklıma bile getirmedim. Tek derdim bu güçlü elden kurtulmaktı; ama nasıl?

- Ben Droseros, dedi.

Başımı çevirip bakamadım. Bir kaplumbağa yavrusu gibi kafamı çektim içime:

- Korkma. Ne zaman, nerede olursan ol, gece ve gündüz, karda, kışta kıyamette yanında olduğumu hiç aklında çıkarmamalısın.

Eli, elime uzandı. Ne kadar da küçüktü elim. Kollarım ne kadar de inceydi.

- Gel benimle.

Droseros…

Var mıydı, yok muydu? Ruh muydu, iç ses miydi, bunları ne sorgulayabilir, ne yargılayabilirdim.

İtiraz etmedim. Birlikte önünden onlarca kez geçtiğim sık söğüt dallarının arasına daldık. Üç beş adım sonra söğütler bitti. Önümüze dev bir kaya çıktı. Droseros kayanın ortasında bir yere dokundu. Kaya yok oldu, önümüzde geniş mermer bir yol açıldı.

Buraları bir yerlerden anımsar gibiydim. Ama benim bildiğim yol böyle değildi ki! Benim bildiğim yolun kıyısındaki mermerler yosunluydu; oysa bunlar pırıl pırıldı. Solumuzdaki mermer blokların dibinden akan suyun serinliği üstümüzdeki asma çardaklarının, ceviz ağaçlarının serinliğine karışıyordu.

- Seni omzuma almamı ister misin, diye sordu.

Yorgun olmasına yorgundum. Ancak yol öyle güzeldi ki yürümezsem ayaklarımın bu güzelliklerden yoksun kalacağını düşündüm. “Hayır!” anlamına başımı iki yana salladım.

Bir kavşağa vardığımız an iki savaşçı karşıladı bizi. Onu saygıyla selamlayıp arkamıza geçtiler. Şimdi birlikte yürüyorduk.

Bu bir saygı yürüyüşüydü. Sanki görünmeyen bir el her adımda arkamıza birkaç savaşçı daha yerleştiriyordu. Duvarları beyaz mermer bloklarla örülmüş binalar arasından Bouleuterion’a dek yürüdük. Bouleuterion’un kapısının iki yanında giysileri görkemli iki savaşçı duruyordu. O iki savaşçı mızraklarını Drosseros’a uzattığı anda kapıda bitiveren bir adam gür bir sesle onu selamladı:

- Stratonikea’nın yiğit oğlu Droseros!

Droseros, yarım reveransla kapıda kendisini karşılayan kişiyi selamladı. Bouletirion koruyucuları yana açıldı. Droseros mermer kapıdan içeri süzülüverdi. Mermer sıralarda oturan ak saçlı, sakallı adamlar ayağa kalktı, Droseros’u selamlayıp alkışladılar. Droseros bu alkışa yerlere dek eğilerek karşılık verdi. Sonra birden geri döndü ve hızla dışarı çıktı. Çevremizde mahşeri bir kalabalık vardı. Kadınlar, kızlar, çocuklar… herkes ona bir adım daha yakın olabilmek için birbirleriyle yarışıyordu.

Droseros şimdi daha dik, daha vakur yürüyordu. Daha bir hafta önce altında kar ezmesi yediğim koca çınarları görünce şaşırdım. Bu bir düş müydü, yanılsama mı?

Dikkatlice bakınca çınarların arkasındaki dev mermer binaları gördüm.

- Burası Gymnasion. Ben ve arkadaşlarım dövüşlere burada hazırlanırız. Bir süre orada dinleneceğiz.

O konuştukça belleğimin çok derinlerinde minicik ışıklar yanıp sönüyor. Her ışık yanışında benim olan; ama bilmediğim bir şeylerin varlığını hissediyorum.

Şurası önünden her gün geçtiğim bir bina olmalıydı. Buraya birileri elimden tutup getirirdi beni; ama kim?

Ah nasıl anımsamam? Kraliçe Stratonike, şu ötedeki dev binada otururdu. Antiokhos beyaz bir atın üstünde gelirdi, yanında onlarca miğferli zırhlı asker mekanik hareketlerle izlerdi onu.

Droseros arkasındaki büyük kalabalığın “Droseros, Droseros!” bağrışları eşliğinde Gymnasion’dan içeri girdi.

Bu kez içerden bir ses, yankılanana yankılana şehrin surlarına aştı.

- Stratonikea’nın övüncü. Büyük savaşçı Droseros yine zaferlerle döndün. Stretonikeia’nın adını altın harflerle arenalara yazdırdın. Hoş geldin, Hoş geldin, Hoş geldin!

O an şehrin sokaklarına evlerden, bağlardan bahçelerden koşup gelen insanlar dışarıda:

- Yaşasın Droseros!

- Karya’nın yenilmez dövüşçüsü!

- Bileği bükülmez yiğit!

Naraları, şehrin surlarına çarpıp gökyüzüne kanat açıyordu.

Gymnasion dışarısı gibi coşkulu değildi. Çünkü beklediklerinin ikisi dönmemişti. Droseros, onların birer tutam saçını ortadaki masaya koydu. Salondakiler tek söz etmeden ayağa kalktılar.

Yiğit Eumelos iki rakibini yendi. Ama üçüncüsü ondan çok daha yiğitti. Dirseğini parçalayan bir kılıç darbesiyle yere düştü. Ama pes etmedi. Ölüme yiğitçe gitti. Zavallı kardeşim Khrysos, daha pek gençti. Arenaların acemisiydi. Yirmisinde bile değildi. Onun da kanlı giysileri Miletos’ta kaldı. Teoslu’nun baltası öylesine keskindi ki, gözü pek Khrysos, ilk darbede bir külçe gibi çöküp kaldı. Onları getiremediğim için üzgünüm. Ama size büyük zaferler getirdim. Stratonikea’nın adını tüm Ege’ye duyurdum, ünüm Arşipel’i aştı.

Salon, alkıştan çınlıyordu.

- Yaşa Droseros!

- Var ol, yiğitler yiğidi!

Droseros, mutlu muydu, kederli mi? Ruhundaki fırtına kazanmanın mı, en yakın arkadaşlarını yitirmenin sonucu muydu? O yaşta bunu bilemezdim. Yine her kazanmanın mutluluk vermediğini, hatta kazanma acısının gladyatörleri bir ağaç kurdu gibi kemirdiğini ve çökerttiğini de bilemezdim.

- Birazdan Kral Antioghos ve Kraliçe Stratonieke’nin huzuruna çıkacağız,

Sesindeki görevini bir kez daha başarıyla sonlandırmış biri olmanın onuru kadar, ince bir sızıyı da ayrımsamamak olanaksızdı.

***

- Oğlum, yavrum kalk!

Derin uykuda sesleri algılasam da gözlerimi açamıyordum.

- Oğlum, haydi uyan, bak güneş de geçmiş başına!

Tütün gecesinden kalan yorgunluk çocuk bedenimi iyice teslim almıştı ki gözlerim bir türlü açılmak bilmiyordu.

Yüzümü okşayan eli ve kokusunu nasıl bilmezdim ki.

- Babaa!...

Bir suçlu gibi toparlanmaya çalıştım.

- Dur, dedi, acele etme... Önce bir kendine gel...

Uzun zaman dönmeyince merak etmiş, tarlayı sulamayı bırakıp dere boyu beni aramaya çıkmıştı.

Bu derin uyku bu düş ne zaman aklıma gelse babamın gözlerinde o an gördüğüm sevincin ışıltısını anımsarım. Sonra döner döner mırıldanırım "Dünya denilen bu arenada kim, hangi babanın babam gibi hayatla güreş tutan gladyatör olmadığını savunabilir ki?

Yorum