Mod Bodrum

Zalim Hükümdar

Zalim Hükümdar
Ülkenin birinde İsa peygambere inanmış olan Hıristiyanlara zıt, onları her gördüğü yerde yakalatıp zulmeden zalim mi zalim, Yahudi bir hükümdar ile onun çok yetenekli, akan suyu bile düğümletebilecek yeteneğe sahip hileci ve sapık bir veziri varmış.
Dünyanın varoluşundan bu tarafa değişik zamanlarda, birçok defa peygamberler gelmişti. Bu defa, peygamberlik vazifesi Musa peygamberden sonra İsa'nındı. O şizofren hükümdar, Allah yolunda yürüyen, Hak dostları olan Musa ile İsa'yı birbirinden ayrı sanıyordu. Hâlbuki İsa, Musa'nın; Musa da İsa'nın ruhu gibiydi. Bu durumu algılayamayan hükümdar, ülkesinin neresinde olursa olsun, İsa'ya inanları buldurup, ölüm emri veriyordu.
Vezir, bir gün; "Hükümdarım, Hıristiyanlar canlarını kurtarmak için, dinlerini sizden gizliyorlar. Her bulduğunuz yerde, bu kadar çok Hıristiyan ile uğraşmanıza, kıymetli vaktinizi onlara harcamanıza gerek yok. Çünkü öldürtmenizde fayda yoktur. Din misk ve öd ağacı değil ki kokusu çıksın. Din, yüzlerce kılıf içinde gizlenmiş bir sırdır. Dışı seninle uyum hâlinde, sana benzer. Ama içi seninle çekişmede, sana uymamaktadır."dedi.
"O hâlde ne tedbir alalım? Bir yalan ve hile olan Hıristiyanlığın yayılmasını nasıl önleyelim? Ne yapalım ki, dünyada Hıristiyan olduğunu gizleyen bir Hıristiyan kalmasın?" diye vezirine sordu. O da düşünüp taşındıktan sonra, "Ey Hükümdarım, ben senin emirlerine karşı gelmiş, sana muhalif asi biri gibi gözükeyim. Sen de bana kızmış, gazap etmiş görünerek genel kongreyi (Dıvan-ı Hümayunu) topla ve kongreden çıkan karar ile emir ver, burnumu, dudağımı yardır, kulağımı kestir. Ondan sonra da, beni vezirlikten azlettirip, idam ettirmek için darağacına göndert. Tam o sırada bir ricacı senden suçumu bağışlamanı istesin. Verdiğin emirlerin inandırıcı olması için, bu işi genel kongrede kalabalık bir yerde yaptır! Ondan sonra da beni yanından kov ve uzaklaştır. Uzak bir şehre sür ki, ben orada Hıristiyanlara onların inancındaymışım gözükeyim. Aralarına şer ve fitne, karışıklık salmak için, derim ki: 'Hükümdar benim Hıristiyan olduğumu anladı. Yahudilik taassubu yüzünden beni öldürtmek istedi. Eğer İsa'nın ruhaniyeti bana yardım etmeseydi, Hükümdar Yahudilik yanılgısı ile beni parça parça ederdi. Allah'a ve İsa'ya şükür ki, biz bu hak dinin yol göstericisi olmuşuz. Yüreğime Hıristiyanlık inancı yerleştiğinden beri, Yahudilikten kurtuldum. Ey insanlar, devir İsa devridir. Onun dininin sırlarını candan ve gönülden anlayıp içselleştiriniz.’derim.” Vezir, bu hileli planı Hükümdarına sayıp dökünce Hükümdarının gönlündeki endişeyi giderdi. Hükümdar, vezirin planladıklarını onun istediği şekilde yaptı. Sonra da onu, Hıristiyanların bulunduğu memlekete sürdü. Halk, vezirin başına gelen acıklı hâllerden, bu gizli ve hileli işlerden dolayı şaşırıp kaldı. O da, gittiği yerlerde halkı, inanmış gözüktüğü dinine davet etti. Yüzlerce Hıristiyan azar azar onun etrafında toplanmaya başladı. Toplananlara gizlice İncil'in hükümlerini ve sırlarını anlatıp görünüşte din vaizliği yapıyordu ama hakikatte, ava çıkıp kuş avlamaya çalışan avcının kurduğu tuzağa çağırırken öttürdüğü ıslık gibiydi.
Hükümdara muhalif olup, onu sevmeyenler arasında vezire inanmayanlar da varmış, diyorlarmış ki: "Hiç eski dost düşman olmaz, bu vezir bizleri kandırıyor, ona inanmayın." Bu sözleri duyanlar diyormuş ki: "İyi de hükümdar vezirin kulağını kestirdi, burnunu, dudağını yardırdı. Bütün bunlar numara mı yani?" Vezir de bu arada boş durmuyordu. Hükümdara muhalif olduğunu tespit ettiği lider konumdaki kişilerden, halkın teveccühünü kazanıp iktidara gelebilecek kabiliyette olanları (Zarar verebilir) düşüncesiyle ispiyonlayıp, ortadan yok ettiriyormuş. Bir kısım Hıristiyanlar kandırıldıklarını anlamadan, tamamıyla o vezire gönüllerini vermişler. Onun, İsa'nın dünyadaki vekili olduğuna inanmışlar, öyle ki: Gönülleri, vezirin sevgisi ile dolup, taşmış. Esasen, cahil kişileri bir şeye inandırmak zor değildir ki... Ey yardımcıların en güzeli olan Allah, feryadımıza yetiş! O imansız vezir, âdeta, badem ezmesi içine, bir gram zehir saklayıp yutturup; hile ile din nasihatçiliği yapıyordu.
Yeni inanç etrafında oluşturdukları cemaatten, isteğe bağlı bağış himmet adı altında topladıkları paraları sistematik şekilde tariflendirmişler. Cemaat için himmetlerin önemi vazgeçilemeyecek kadar çok büyüktü. Yine de aklını kullanıp vezire inanmayıp himmet vermeyip uzak duranlar vardı. Bu defa Hükümdar ile vezir, inanmayanları ikna için bakın ne yapmışlar: İki taraf aralarında bir meydanda savaşa tutuşmuş, Hükümdar sanki vezir ile savaşır gibi yapıp hatta vezirin bileğini kestirmiş ve vezir zor bela kaçıp hayatını zor kurtarmış gibi yapmış. Hıristiyanlar arasında zeki ve anlayış sahibi olanlar, vezirin tatlı sözleri arasında bir de acılık seziyorlarmış. Muhalif olanlara demişler ki: "Siz inanmıyordunuz ama bak vezir savaşta bileği kesildi. Canını zor kurtardı, hâlâ mı inanmıyorsunuz?"
Vezir çok manalı, nükteli sözler söylüyordu, fakat o sözler, içine zehir karıştırılmış şeker şerbeti gibi idi. Bir gram zehir bir kaşık bal ile yutturuluyordu. Sözünün dış yüzünde; "Hak yolunda gayretli ol, çabuk ol" manası çıkıyordu. Hakikatte ise, çalışıp da ne yapacaksın, tembellik et, kısa yoldan köşeyi dön, keyfine bak dediği seziliyormuş. Vezirin sözleri, aklını kullanmayan, cahillerin boyunlarına birer halka olup geçiyordu. Vezir, altı sene Yahudi Hükümdarından uzak kalmıştı. Bu müddet içinde İsa ümmetinin, âdeta sığınağı olmuş. Bütün Hıristiyanlar dinlerini de, gönüllerini de ona vermişler. Herkes onun emri ile düşünmeden, seve seve ölümüne atılıyormuş. Bu zaman zarfında, Hükümdar ile vezir arasında haberleşmeler hiç kesilmemiş. Hükümdar, gizlice, ona, gönül alıcı vaatlerde bulunuyormuş.
"Ey benim değerli ve makul vezirim. Vakit geldi, çattı. Artık gönlümden bu dert çıksın gitsin, vatan hasreti çekme geri dön de gel." diye mektup yazınca, vezir de ona, "Hükümdarım, ben şu anda, İsa dininden olanlara fitneler fesatlar salmaktayım. Her şey planladığımız gibi…" diye cevap göndermiş.
Vezir bir kararla halvete giriş, müritlerine diyormuş ki: "Aklınızı başınıza alınız, ey dedikodu düşkünleri, ey dilin söylediklerinde, kulağın duyduklarında hikmet ve nasihat arayanlar. Şehvet duygusunun kulağına pamuk tıkayınız. Yani, süfli, aşağı duygulara ait sesleri duyan, şu görünen baş kulağınızı sağır hâle getiriniz ki, can kulağınız açılsın da, hakikatin sesini duyabilesiniz. Gözünüzden de, dünya sevgisi bağını kaldırıp atınız... Aslında şu görünen baş kulağınız, can kulağınızın pamuk tıkacıdır. Bu sebepledir ki baş kulağınız tıkanmadıkça, can kulağımız sağır olarak kalacaktır. Nefsanî duygulardan uzak, âdeta duygusuz kalın, sağır olun, düşüncesiz bir hâle geliniz ki Hakk'ın; 'Rabbine dön' hitabını işitebilesiniz. Sen, uyanık kaldıkça, uyanıklık dedikodusu ile uğraştıkça, uykuda gizlenen rüyalardan, rüyalardaki konuşmalardan nasıl mana kokusu alabilirsin? Görünen âlemin sıralarından nasıl haberdar olabilirsin?"
Müritlerin hepsi de demişler ki: "Ey bizden kaçmak için bahane arayan hekim, bu hileyi, bu cefayı bize yapma. Senin sözün, şeytanı susturur, ağzından çıkan kelimeler, kulaklarımızı akılla doldurur. Sen olmayınca, gökyüzü bile bize karanlıktır. Ey manevi ay, sana nispetle şu gökyüzü kim olabilir? Gökler, görünüşte çok yüksektir. Fakat manevi yükseklik, yücelik, tertemiz olan ruhlara mahsustur. Görünüşteki yükseklik, cisimlere aittir. Cisimler ise manaya nispetle isimlerden ibarettir."
Vezir müritlerine, "Sözü uzatmayınız, öğüdümü canı gönülden dinleyiniz. Bana inanıyor ve güveniyorsanız, ben emin isem, emin olan kişi suçlanmaz, ben yeryüzüne gök desem, bu böyledir, benden şüphe edilmez. Eğer ben, kemal sahibi isem, kemali neden inkâr ediyorsunuz? Kemal sahibi değilsem, bu zahmet, bu azar neden? Ben, bu halvetten çıkmayacağım, çünkü ben, burada içime kapanmış, gönül ahvali ile meşgulüm." dedi.
Müritlerin hepsi birden, "Ey vezir, biz, senin kemalini inkâr etmiyoruz. Bizim sözümüz ağyar sözüne benzemez. Senden ayrı, düştüğümüz için, gözlerimizden yaşlar akıyor, canımızın ta içinden, ahlar, eyvahlar coşup durmaktadır."  dediler.
Vezir içerden seslendi: "Ey müritler, şunu bilmiş olun ki, Hz. İsa'dan bana, bütün dostlarından ve yakınlarından ayrıl, tek başına kal...' diye haber geldi. Yüzünü duvara çevir, yalnız başına otur. Hatta, kendi varlığından, benliğinden bile uzaklaş, halvet et. Bundan sonra, bana konuşmaya izin yoktur. Bundan sonra benim, dedikodu ile de işim gücüm kalmamıştır. Dostlar, Allah'a ısmarladık. Artık ben öldüm. Varımı yoğumu dördüncü kat göğe taşıdım.   Böylece istedim ki, dünyanın ateşle dolu derinliklerinden bir odun gibi zahmetler ve meşakkatler içinde yanmayayım. Bundan sonra dördüncü gökte, Hz. İsa'nın yanında oturacağım."
Sonra vezir, on iki aşiret reislerinden her birini birer birer ayrı ayrı çağırdı ve konuştu. Dedi ki: "İsa dininde, Hakk’ın vekili benim ve benim halifem de sensin. Öbür reislerin hepsi de sana uymak zorundadırlar. İsa onların hepsini sana tâbi kılmıştır. Hangi aşiret reisi aksilik yapar, sana uymazsa, onu yakala, ya öldür, yahut esir et. Ancak ben sağ kaldıkça ikimiz arasındaki bu sırrı kimselere söyleme. Ben ölmeden de reisliğe istekli gözükme. Ben hayatta kaldığım müddetçe bu sırları hiç açıklama, halifelik davasına kalkma, birçok ibadethaneleri elde etmek sevdasına kapılma. İşte bu dosya içindeki dini bilgileri al, onda bulunan, İsa dininin hükümlerini ümmete açık bir dille, bir bir söyle. O reislerden her birine, ayrı ayrı olarak, "Hak dininin senden başka vekili yoktur." dedi. Reislerden her birini, birer birer ta'ziz ve takdis etti. Birine söylediklerini aynen ötekine de söyledi. Böylece her birine ayrı birer dosya verdi. Her bir dosyada yazılı olanlar, öbürüne aykırıydı. "A"dan "Ze"ye kadar, nasıl harflerin şekilleri birbirine uymuyorsa, o dosyalardaki yazılı bilgiler de, birbirine uymuyordu. Bundan sonra vezir kapısını kapadı. Sonra da kendini öldürüp varlığından kurtulup gitti. Halk onun ölümünü duyunca, cenazesinin başı bir kıyamet kalabalık oldu. Onun yası ile halk, saçını sakalını yolarak ve elbisesini yırtarak mezarının başına öyle bir yığıldı ki...
Onun mezarının toprağını başlarına saçtılar, onun derdini kendilerine derman bildiler. Kabri başında durup matem ettiler, gözlerinden kanlı gözyaşı akıttılar. Ayrılırken, saygısızlık olmasın diye geriye doğru birkaç adım atarak mezar başından ayrıldılar. Bir ay geçmişti ki, halk dedi ki. "Ey reisler, vezirin yerine, sizlerden kim geçecek? Onu bilelim, vezirin yerine ona uyalım. Ona candan bağlanalım. Canımızı, malımızı, namusumuzu ona emanet edelim. Mademki inanç güneşimiz battı, onun batışı gönlümüzü dağladı. Onun yerine bir halife seçmekten başka çare yoktur. Sevgili göz önünden kaybolunca, bize, onun yerini tutacak bir armağan gerekir. Gül mevsimi geçip de, gül bahçesi harap olunca, gül kokusunu nereden koklayabiliriz? Gül suyundan..."
Reislerden biri utana sıkıla ileri atıldı. O vefalı insanların yanına gitti. "İşte o zatın vekili, hatta bu zamanda İsa'nın halifesi benim... İşte bu dosya içindeki dini bilgiler kitapçığı, ondan sonra benim vekil olacağımın belgesi ve şahididir." Başka bir reis de pusudan ortaya çıktı. O da vekillik davasına girişti. O da koltuğunun altından bir kitapçık çıkardı, gösterdi. Derken ikisini de, bir çıfıt öfkesi sardı. Diğer reisler de birer birer ortaya çıktılar, keskin kılıçlarını çektiler. Her birinin elinde bir kılıç ve bir de kitapçık vardı. Gafil sarhoşlar gibi birbirlerine düştüler. Yüzlerce Hıristiyan öldürüldü... Vezirin ektiği fitne tohumları, başlarına afet kesilmişti... Ekilen fitne tohumu meyvesini verdi, muhalifler birbirine muhalif oldu. Hükümdar’da koltuğunu daha sağlamlaştırdı, gitti bir vezir gelir başka bir vezir…  
 

Yorum