Sempati Mobilya

SAKİNLEŞİN ÇOCUKLAR

“SAKİNLEŞİN ÇOCUKLAR, KOŞAN GÖREMEZ!” Modern hayatın dünyamızdan alıp götürmeleri üzerine bir eleştiri olarak da seyredilebilecek Dövüş Kulübü adlı filmin bir yerinde kahraman, "bizim büyük depresyonumuz hayatlarımızdır" diyor. Modern hayat biçimi birçok yönüyle hastalık üretiyor. Ünlü psikiyatr Irvin Yalom'un dediği gibi "gözden geçirilmemiş bir hayat yaşamaya değmez." Bu nedenle, hayatlarımızı elekten geçirerek farkındalığımızı ve duyarlılığımızı artırmalıyız. Günümüzde bireyin yaşadığı hızlı yaşam sonucu hiçbir şey üzerine derinleşemiyoruz, "koşan göremez" diye bir söz var, ne doğru. Bu söz aklıma gelince; Afrika insanının beyaz adamla yaşadığı bir diyalog da eşlik ediyor zihnime. O hikayeyi bilmeyenler için hatırlatalım. Afrikalılar, beyaz adamlarla birlikte Afrika'da bir yerde seyahat ediyorlar. Beyaz adam hep hızlı hızlı gitmek istiyor. Afrikalılar ikide bir durup oturuyorlar. "Ne oluyor, niye oturuyorsunuz, hadi acelemiz var" denildiği zaman, "O kadar hızlı gidiyoruz ki, ruhlarımız geride kalıyor." yanıtını veriyorlar. Bizler, maalesef ruhlarımızın geride kaldığı bir hayat düzeninde çırpınıp duruyoruz. Sahip olduğumuz teknolojik alet ve edevattan ne doğanın ne kendimizin sesini işitebiliyoruz. Genetiğiyle oynanmış, yapay olarak tatlandırılmış gıdalardan tat alma, yine doğal olmayan koku bombardımanından koku alma duyumuzu yitirdik nerdeyse... Çiçekçiden çiçek satın alırken aldığımız çiçeğin koku spreyleriyle kokulandırılmasına aldırış etmiyoruz. Zaten aldığı çiçeğin ne çiçeği olduğunu, sevdiği ortamı, bakımını sorup öğrenecek kadar vaktimiz de yok, derinliğimiz de. Geçen on yıllarda, ikisi de arkadaşım olan çiftten, erkek olanın, sevgilisine çiçek aldığını gördüğümde "Ne kadar güzel bir çiçek. Adı ne, hangi ortamı seviyormuş" diye sormuş ve "bilmiyorum" yanıtını almıştım. Bu yanıt üzerine sevgilisi olan kız arkadaşıma "Bu oğlan seni mutlu edemez, duyarlılıklarını görüp gözetemez, aldığı çiçeğin adını bile sormayı aklına getiremeyen bir insan, hayatı paylaşacağı insanı anlayamaz, bir çiçeğin sevdiği ortamı hazırlama kaygısı gütmeyen koca, karısı ve çocukları için uygun koşulları hazırlayamaz." demiştim de arkadaşım alınmıştı. Sonra birkaç yıl süren evlilikten sonra boşanmışlardı. İlişkilerimizin gerektirdiği derinlikte yaşamıyoruz anlarımızı. Dokunmatik artık ilişkiler, telefon rehberlerimiz her gün güncelleniyor. Tat ve koku alma, dokunma ve hissetme duyularımızı neredeyse kaybettik derken görme ve duyma duyularımızı da kaybediyoruz. Yaşam biçimimiz, teknolojik alet edevatların yaydığı binlerce yapay sinyallerle çevrelenmiş durumda. "Çağımız bir gürültü çağı' diyor Aldous Huxley, "fiziksel gürültü, zihinsel gürültü, arzunun gürültüsü." Teknoloji sessizliğe saldırıyor. Ses önemli, Mohsen Makhmalbaf'ın kör bir çocuğun dünyasındaki sesi anlattığı film geliyor aklıma. Kontrolsüzce kullanılıyor ses, oysa sessizlik... İçsel yolculuğun olmazsa olmazı sessizlik, bir mola, iyi bir ifade ve dışa vuruş biçimi, derin saygının ve sözlerle dile getirilemeyecek kadar güçlü sevginin dili. İnsanî varoluşa ilişkin zenginliklerin ortaya çıkması için bir fırsat, asîl bir nimet adeta. Modern insan, sözleri fazlaca yordu, değerini düşürdü konuşmanın. Her anın tıka basa doldurulması gerektiğine inandığımız bir çağda, sessizlik bize boşluk duygusu veriyor, kontrolün elimizde olmadığı duygusuyla bizi ürkütüyor. Eve gelir gelmez radyo veya televizyonu açıyoruz, kaçıyoruz sessizlikten. Kadim gelenekler sessizliğe değer verir, insanın sessizlikle içini duyabileceğini, sessizliğin sesine ulaşabileceğini öngörür. Sessizlik, sözden önce var olandır, kendimizle barışmak için bir aynadır, dingin bir ruh için değeri teslim edilmesi gerekendir, gönüllerimizin akordu için bir zorunluluk, örselenen ruhlarımız için sağaltıcı bir araç, iç sesimizi duymak için bir hazinedir. Sözlerini Derin Esmer'in yazdığı Mor ve Ötesi'nin şarkısını mırıldanıyorum: "Sessizleşin çocuklar sessizliğe ihtiyaç var sakinleşin çocuklar sakinliğe ihtiyaç var." Sizi sessizlik seremonisine davet ediyorum.

Yorum