BİR GÖNÜL COĞRAFYASI

Bazen insanın içinde kaç tane dünya olduğunu bilemezsiniz… Hangi dünyada bu dersiniz. Hakikatten kaçarak bazıları kendi dünyalarında boş yere savaşlarını verirler.

Kalbinden kopan insan sahte gerçeklik imal eder ve orada pazarlamaya çalışır bu ürününü. İnsanoğluna sadece dünyada psikolojik yükler bindirirler; sen zaman, hayat, Allah ve gönül kavramından elini çekersen inan ki yönünü şaşırırsın.

İradenden, vicdanından, istifade et. Başına bir iş geldiğinde an’a mahkûm olma. O başına gelen şey bir ömür boyu sürmeyecek unutma!.

Dünyanın sınav yeri olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir musibet ile karşılaştığında bağırıp çağırmak nafile, acı çekilsede,  bir gün mutlaka geçecek. Bir şeftaliyi düşün her gün güneşin altında sığınacak yeri yok. Canlı mı? Canlı…
Kendisine ne yapıyorsun diye sorabilsen sana yanıyorum diye cevap vermez.  Tatlanıyorum der. Şu bir gerçek ki acı çekmeden veya çile görmeden tatlanamaz insan yani senin anlayacağın olgunlaşamaz Arkadaş!

Musibetler karşısında hazırlıksızız ama bu süreç mutlaka geçecek. Allah insanı sabrettikçe kuşatır der eski insanlar. Çünkü Saf gerçek; yükü ne kadar çektiğin ve daha ne kadar  çekebileceğinle düz orantılıdır.

Ben sana şimdi insan yüreği bir ayna topuna benzer desem ne anlarsın. Kalp te bir devinim vardır döner ve bu ayna topu karşısına ne gelirse ne isabet ederse o an onu görür.

ALLAH  kişi ile kalbi arasına sızar, işte o anda senin gördüğün merhamet, iyilik ve vicdan gibi bir çok iyi netice sende hayat bulur.
Sen sızmasına müsaade etmez isen o zaman göreceklerin bunun tam tersi olacaktır.

Sırtını dönmüşsündür,  o zaman kötüler yansır,  bilinçaltından uzak ve farklı kokuşmuş duyguları yaşarsın. Umutsuzluk, boş vermişlik, üzüntün ve seni intiharın eşiğine getiren depresyonun karşına çıkar. Yine eskiler işte buna “şeytanın sahnesi” derler.

Zindanın en büyüğü insanın kendi  hisleridir, kendi zindanından çıkacak olanda sensin Arkadaş! Hiçbir şeyin bakış açısı aynı değildir. Küçümseme dünya yedi renk… Al sana bir hikaye

Müslümanlığın ilk yayıldığı yıllarda,  sahabenin biri bakmış hayat çok güzel gidiyor hiç sorun yok dert yok. Kalk hanım Resulullah’a  gidelim de boşanalım demiş. Kadın şaşırmış ortada bir şey yokken nerden çıktı bu diye. Hazırlanmışlar adam tam merdivenleri inecekken ayağı takılmış aşağı kadar yuvarlanmış canı yanmış ama kırık-çıkık yok. Tamam, hanım vazgeçtim dönelim demiş. Kadın ya ben ikisini de anlamadım niye kalktık gidiyoruz niye geri dönüyoruz demiş. Adam; Rabbim bizim defterimize kapattı mı diye şüphelenmeye başlamıştım, ama bak defter hala açık bizi unutmamış demiş…

İçimizdeki sınırsız ve sınıfsız coğrafyanın varlığından haberdar olmak gerek.

'Mekansıza mekan olabilen kalb, insana şahdamarından daha yakın olan Allah'ı konuk edecek kapasitede yaratılmıştır”.
En çok kullandığımız organlar el, kafa ve kalb. Elimizi bir kaç ay yıkamadığımızı düşünelim. Tiksindiniz değil mi! Ya ondan çok daha fazla kullandığımız kalb! Onun kirliliğini varın siz hesap edin. Bu kirlilik, kalbi sonunda öyle bir noktaya getiriyor ki, kalb taşlaşıyor, katılaşıyor, duyarsızlaşıyor.

Kalb gibi mükemmel bir coğrafyayı elden kaçıran insan da zaten  elden uçurmuş demektir.

HAYAT  çok tuhaf; Kuklacıyı bırakır kuklaya bakarız. Kuklayı ciddiye alır, onun hal ve hareketlerinden, jest ve mimiklerinden derin anlamlar devşirmeye, onlar üzerine bilgiççe yorumlar yapmaya bayılırız.
Seyircinin tüm dikkatini üzerine teksif ettiği kuklanın hiçbir marifetinin kendisine ait olmadığı gerçeğini görmezden geliriz. İşte kuklacının bizden istediği şey de budur: Kendisine değil, kuklaya dikkat çekmek. Kuklayı alkışlarız, kuklacıyı alkışladığımızı bilmeden. Kuklayı yuhalar ve ıslıklarız, fakat kuklacıyı omzumuza alırız.

Kuklacı ile kukla arasındaki gizli bağlantıyı farkedemeyenler, çoğu zaman kuklayı ıslıklarken kuklacıyı alkışlamak, kukladan nefret ederken kuklacıya aşık olmak, kuklaya tükürürken kuklacıya öpücük atmak gibi komikliklere sık düşerler.

Sözü dolandırmadan söyleyelim: Her şey bir gösteriden ibarettir, kalbinin sesini dinle içeride bir gönül coğrafyası var ve ona UY!..

Fıkrayı hatırlamanın tam zamanı: Hocanın iki oğlu varmış. Biri çiftçi, diğeri de kerpiç tuğla imalatçısıymış. Çiftçi olan göğe bakmış ve demiş ki: "Eğer yağmur yağmazsa anam ağlar!" Tuğlacı olan, kurumayı bekleyen tuğlalarına bakmış ve demiş ki: "Eğer yağmur yağarsa anam ağlar." Hoca cevabı bastırmış: "Desenize, yağmur yağsa da, yağmasa da ananız ağlayacak!"

Yorum