Sempati Mobilya

SAĞ ELİM...

Günlerdir bir köşe yazısı yazmak için bilgisayarımın başına oturuyordum. Aklımı bir türlü toparlayıp da iki satır karalayamadım inanabiliyor musunuz? Ne yazacak bir şey bulabildim, ne de düşüncelerimi ifade edebilecek kelimeler geldi aklıma. Ofiste, günlük haber akışından fırsat bulabildiğim zamanlarda, penceremden görünen muhteşem manzaraya birkaç dakika bakıp, hayata dair, insanlara dair, gündemi teğet geçen, hafif duygusal bir şeylerden dem vurayım, okuyucularla paylaşayım dedim... Başaramadım! Aynı tıkanıklık evde de devam etti ne hikmetse! 

 

Oysa zihnimin içinde birbirini kovalayan o kadar fazla düşünce var ki!.. Birbirinin kuyruğundan çekerek öne geçmeye çalışan huzursuz, telaşlı çocuklar gibiler! 'Önce beni çöz!', 'Bak ben daha önemliyim!', 'Ayıp oluyor ama, ihmal ediyorsun beni!'... Hangi birine ağırlık versem, diğeri çekiştiriyor eteğimden... Ne ara biriktirdim acaba bu kadar meseleyi? Kaç zamandır sümen altı etmişim ki aklımdakileri? Meğer ne çok beklentim varmış hayattan, hepsini düşüncesizce ertelemişim... Böyle döküldüler işte önüme! Çık çıkabilirsen işin içinden. 

 

Derken işte o karmakarışık zihnimle arabadan indiğim dakikada oldu ne olduysa!.. Hiç kimsenin dahli yok, tek başıma başardım! Sağ elimin parmaklarını arabanın kapısına sıkıştırdım. Üstelik tüm gücümle çarptığım bir kapıydı, halimi siz düşünün! Hani kalp acısı çekersiniz ya bazen, “Yok böyle bir sızı” dersiniz, halt etmiş o sızı! Meğer parmaklarımı ne çok severmişim ben! Her birine ayrı bir bağlılığım varmış! Onları kaybetmeye ramak kala anladım! 

 

Oturup dakikalarca bilgisayara bön bön bakıp 'yazamıyoruuuuum' diye uluduğum günler nerede kaldı şimdi? Aklıma bir sürü makale konusu geliyor... Heyhat şimdi de yazamıyorum. Çünkü sağ elim işlevini yitirmiş durumda yarı yarıya! Halime gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Evde rahat rahat otururken iki satır yazı kaleme alayım da sitedeki köşem boş kalmasın diye düşündüğüm bir sırada geldi aklıma paylaşmak... Yaklaşık iki saat sürdü bunları yazmak! Zavallı parmaklarım... 

 

Sonrabir arkadaşımın anlattığı hikaye düştü aklıma. Durumumla da pek alakalı olduğundan sizlerle paylaşmak istedim. Keyifle okuyun...

 

Müthiş becerisiyle nam salmış Marangoz Ali Usta, hünerine öyle güvenirmiş ki, mermer bir tezgah üzerinde çalışırmış! Marangozlukta görülmüş şey değil tabii... Keserini sallar, tahtasını biçer, çivisini çakarmış mermerin üzerinde. Bir gün Cabi adında bir adam gelmiş marangozhaneye. Ali Usta'yı ve mermer tezgahını görünce şaşırmış ve '”Sen deli misin oğlum, akıllı bir adam mermer üzerinde keser oynatır mı?” diye sormuş. “Kazara keseri kaçar, hem mermer bozulur, hem keser” demiş. Ali Usta, kendinden son derece emin “20 senelik marangozum, hiç keserimi kaçırmadım, kaçırmam da” diye yanıt vermiş. “Çünkü ben birinci ustayım. Elimin maharetine güvenim tam.”

Cabi Efendi, Ali Usta'yı şöyle bir aşağıdan yukarıya tartmış ve “Oğlum bu senin maharetinden değil, düşüncesizliğinden” demiş gitmiş. 

Cabi denilen adam, bilge biriymiş. Biraz da hadsizlere ders vermeyi severmiş. Hemen kasabın yolunu tutmuş. Bir kuzu kızarttırmış, Ali Usta'nın evine yollamış, Usta akşam eve gelince, karısı kuzuyu sofraya getirmiş. “Kim getirdi bu kuzuyu?”, cevap yok! Karısı da bilmiyor ki, kasabın çırağı nar gibi pişmiş kuzuyu eve getirip bırakmış öylece... Neyse, yemişler yemeklerini ama Ali Usta'nın kafası allak bullak. O kuzuyu kim göndermiş olabilir diye düşünmüş durmuş sabaha kadar. 

Sabah işe gittiğinde takmış önlüğünü, geçmiş tezgahının başına. Keseri ikinci sallayışında mermer parçası kırılıp yere düşmüş. Kapıda Cabi Efendi belirmiş o sırada. “Geçmiş olsun Usta” demiş, sonra kuzuyu kendisinin gönderdiğini söylemiş. Yanılmaz ve keskin bir dikkatin, düşüncesiz hayvanlara özgü bir fazilet sayılacağını uzun uzun anlatmış marangoza... 

Ve zihnini, beynini kemiren bir düşüncenin, sana dair ne varsa bir anda alıp götürebileceğini söylemiş... 

Yorum