MEY TADINDAN, NEY SESİNE

Bodrum, geçen hafta güneş – yağmur sarmalındaydı. Onu kuru ayaz izledi. İki gündür havada tek bulut yok, her yer günlük güneşlik. Oysa 28 -29 Ocak fırtına takviminde denizcilerin korkulu rüyası Ayandon Fırtınası günleri...

Marina’dan teknelere baka baka Tepecik Camiine doğru yürüyorum. Aklımda Neyzen var. Bugün 28 Ocak 2013. onun ölümünün 64. yıl dönümü.
Caddenin karşısına geçip Gerence sokağın başına varıyorum.
Köşedeki ev, onun mirasçılarının. Avram Galanti “Bodrum Tarihi” adlı eserinde ortaokul öğretmeni olan babası Hasan Fehmi Efendi’nin evini “güzel bahçeli evi deniz kenarında, ortaokul ile ilkokul deniz kenarında ve evden okula giden yol deniz kenarında idi.” cümleleriyle anlattığına göre Neyzen, 1879 yılında bu evde ya da buradaki bir başka evde doğmuş olmalı.
Ev, her zamanki gibi kapalı.Duvara yaslandım limana baktım. O bu kapıdan çıkıp okuluna giderken, başak saplarından ya da kamışlardan yaptığı düdükleri çalarken denize baktığında benim gördüklerimin hangisini görmüş olabilir ki?
Şimdi şu yoldan geçenlere sorsam.
- Merhaba, bu ev kimin?
- Neyzen Tevfik kim?
- Bugün onun ölüm yıl "dönümü olduğunu biliyor musunuz?
“Düşeli derd-i firâkın ile sevdâya, meye
Müptelâyım, deliyim; sinmişim esrâr-ı neye
Feleğin kahbe başında paralansın parası
Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye.”

dizeleri dökülüyor dilimden.

“Ayrılığının derdiyle düşeli sevdaya ve şaraba/ tutkunum, deliyim neyin gizemine sinmişim”

Hangi ayrılıktır ki onu sevdalara gark ediyor şarap tutkunu, deli ediyor ve neyin gizemine sinmesine sebep oluyor. Avram Galanti, onun ney sesini ilk kez buralarda bir yerlerde duyduğunu anlattığına göre ayrılık, onun yaratılışında olmalı, diye düşünüyorum.

"Feleğin kahbe başında paralansın parası
Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye.”
dizeleri, ömrü boyunca mala mülke değer vermemiş bir dervişten, Anadolu’nun 20. Yüzyılda yetiştirdiği 2. Diyojen’inin başka kim söyleyebilir ki?
Aklım Urla’ya kayıyor. Necati Cumalı’nın, Yorgo Seferis’in, Tanju Okan’ın roman, şiir ve şarkılarının esintilerinin dolaştığı sokaklar Neyzen’in de neyle ilk hasbıhal ettiği sokaklar. O, ilk ney derslerini orada Berber Kazım Efendi’den almış. Şiirle uğraşmaya o da Urla’da başlamış.

“ Musiki, vicdani temennilerin kabulü için hakikatin ağlayarak yalvarışıdır. Güzelin Türkçesi, Fransızcası yoktur.”

Bir ney ustasının müziğin alafranga, alaturka ayrımına karşı çıkışının ifadesidir bu. Bu sözlerde hoşgörü ve “öteki”ni anlama felsefesi vardır.

Kabul edilmeli ki Neyzen Tevfik, bizim en değerli yergi ustalarımızdan biridir. O sözünü kimseden esirgemez: Yeri gelir, valilere; yeri gelir, softalara; yeri gelir, düzene çatar.

“ Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler;
Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler
Künyeni almak için, partiye ettim telefon;
Bizdeki kayda göre, şimdi o meb’us , dediler.”

dizelerinin hâlâ dillerde dolaşması, demokrasimiz için hazin; ama Neyzen’in hiciv ustalığını göstermesi bakımdan da oldukça önemlidir.

“Kim demiş bizde bir demokrat idare yoktur,
Ne demek, olmazsa elbette dışarıdan alırız
Sırr edip karne usulüyle o gümrük malını
Karaborsaya verir, biz bize benzer kalırız.”

Hangimiz bu dizelerin bugün için de geçerli olmadığını söyleyebiliriz?

Hiciv zeka işidir. Dili, her koşulda zekice kullanmayı gerektirir. Hicvi okuyan ve dinleyen bazen kendisine en ters gelen söylemler için bile hayranlığını gizleyemez.

2. Dünya Savaşı yılları. İki gözü de görmeyen bir tanıdığı sorar:

- Canım Tevfik Bey! Ne oluyoruz, durumlar nasıl?

Neyzen:

- Gördüğünüz gibi beyefendi, gördüğünüz gibi, der.

Neyzen’in yolu sık sık Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine düşmektedir. Hastalığının nedeni içkidir.

Doktor Mazhar Osman, onun bir gün Neyzen’i elinde kiloluk rakıyla görünce sorar:

- Nereye gidiyorsun Tevfik?
- Çallı İbrahim’e.
- Elindeki ne?
- Kiloluk bir rakı!
- Kilo ile içmeye utanmıyor musun?
- Hepsi benim değil. Yarı parasını Çallı verdi.
- Dök kendi hisseni öyleyse.

Neyzen, doktora:

- İmkansız, der. Benim hissem şişenin alt tarafında.

Gözüm bazen limanda omuz omuza vermiş yazı sessizce bekleyen yatlara takılıyor. Bazen de yoldan acele acele bir sağa bir sola geçip giden insanlar çeliyor düşüncelerimi . Neredeyse hepsi günübirlik yaşamın girdabına kapılmış, nerede, nasıl ve ne zaman yaşadıklarından bile habersiz. İçimden tanıdığım biri gelse diye geçiriyorum. Kolundan tutsam, haydi avaz avaza bağıralım desem:

“ – Hey güneş, hey karaşın bulut; kuşlar, ağaçlar! Ne güzel birlikte yaşıyoruz.”

Yok yok, imkânsız bu. Çünkü Aşık Veysel’in:

Ne şöhrete tapmış, ne mala tapmış
Ne doğruyu koyup eğriye sapmış
Ne bir gecekondu, ne saray yapmış,
Dünya benim diyen beyler nicoldu?
dizelerinde anlattığı Neyzen yaşamıyor artık bu yerlerde.

Yorum