Sempati Mobilya

MERVE İLDENİZ: MÜNZEVİ DEĞİLİM AMA UNUTULMAK İSTİYORUM

Habere Oy Verin:

Ne zihninde, ne de bakışlarında perdesi yok Merve İldeniz'in... Uzun uzun sohbet ederken ilk dikkatimi çeken bu oldu. Ne çekincesi var ne de bir maskesi… Doğayla, kızıyla, köpekleri Bianca, Zippo ve Naciye ile, kedileriyle, sevdiğiyle dolu dolu bir hayatı var Bodrum’da... Tam bir Yay kadını. İnanılmaz pozitif ve bilge… Üstelik öyle mutlu görünüyor ki. Sohbete başlar başlamaz 'münzevi mi oldun sen?' diye soruyorum, şöyle dolu dolu bir kahkaha atıyor. "Dağ başında yaşıyormuşum bir de" diyor muzipçe... Şöyle bir etrafıma bakıyorum. Hakikaten de Bodrum'a tepeden bakıyor evceğizi! Dağ başında diyen de yalan söylememiş desek yeridir. Ama münzevi mi? Hadi ordan! Bal gibi de hayatın içinde, kendisiyle ve yaşamla barışık yaşayıp gidiyor sevgili Bodrum'unda. Ve özgür, çok özgür!.. Öyle bilinçli, öyle kendiliğinden, öyle yerinde bir tercih yapmış ki. Gittikçe güzelleşmesi bundan sanırım. Hayatında her şey var… Dostluk var, aşk var, mutluluk var, enerji var, hatta şamanik ritüeller bile var… Bizim magazin gazetecilerinin pek sevdiği ‘münzevi’ hayat söz konusu değil anlayacağınız. Tümüyle hayatın içinde, kızı Leyla’sı, üç köpeği, numaralandırılmış kedileri, dostları ile Bodrum’un tadını çıkaran bir Merve İldeniz var aramızda…

İşte tası tarağı toplayıp Bodrum'a taşındıktan ve moda dünyasının gösterişli hayatını elinin tersiyle ittikten sonra Merve İldeniz'in yaşamında olup bitenler... Hadi bir de böyle okuyun bir dönemin ünlü mankeninin hayatını...

Senin için ‘münzevi’ bir hayat yaşıyor diyorlar. Öyle misin?

Aslında magazin gazetecileri öyle bir imajla sunmayı tercih ettikleri için böyle oldu. İlk birkaç yıl Bitez’deki eve gelirlerdi. Yeni taşındım ya, merak ediyorlardı. Ben de kimseye ‘gelmeyin’ demem, kibarımdır çünkü… Eve geliyorlar bakıyorlar her şey normal! Ben normalim! “Şu çapayı eline al da bir fotoğraf çekelim” diyorlardı bana. “Kendini bahçeye verdi” diye manşet atıyorlardı sonra! Tamam ben bahçeyle uğraşıyorum ama delirmedim! Çocuğum var benim. Okula gidiyor. Ne kadar münzevi yaşayabilirim ki ben? Demek ki onlara böylesi daha ilginç geliyordu. O’nu gerçekten yapan insanlar var. Mesela Özlem Tekin yaptı bunu. Ama benimki öyle bir yaşam tarzı değil. 

Ama görüntü itibariyle beklenmedik ölçüde sadesin… Hiç makyaj yapmıyorsun mesela. Ya da şık bir kıyafetle görmüyoruz seni… Bu da pekiştiriyor mu acaba o imajı?

Makyajdan sıkıldım çünkü. Ben feminen bir tip olmadım hiçbir zaman. Hep çocuk ruhluydum. Kızım Leyla feminendir mesela. Makyaj masası istedi benden liseye geldiğinde… Ben mankenlik yaparken bile makyaj masam olmadı! Belki de bende tam o heveslerin başlayacağı yıllarda, işin tam içine girdiğimdendir. Her gün kat kat makyaj yapıyorduk yüzümüze. Saçlarımız fönlü… Cildim de saçım da mahvoluyordu. Bıktım. Burada daha güzel hissediyorum kendimi. 

Çok nadir de olsa Bodrum’da minik defilelerde görürdük seni. Şimdi oralarda da pek yoksun…

Çıkmıyorum artık… Kaçıyorum ben aslında. Bodrum’da Saruhan İrem ara sıra yapar defile. O’na hayır demiyorum. Çünkü kıyafetleri çok güzel. 

Büyük ajanslardan, örneğin İstanbul defilelerinden teklif geliyor mu? 

Artık eskisi gibi defile olmuyor. Galiba sektör değişti. Eskiden her gün olurdu. Yılda iki kez oluyor. Yaz ve kış defilesi gibi… Teklif olsa da çıkmıyorum. Bu saatten sonra her şeyi giymek istemiyorum ben. Mesela ayakkabı giyemiyorum. Rahat edemiyorum, yürüyemiyorum.  20 yıldır düz ayakkabı ile yürüyorum. Topuklu bir ayakkabıyla dışarı çıksam panik oluyorum. Alışkanlık olmuş.

 “PİNTİ DERLERDİ BANA”

Çok yazıldı, çizildi Bodrum’a geliş hikayen. Bir Nasıl bir karardı o? Ne ara verdin? 

2001 yılı haziran ayında geldim Bodrum’a. Hamileydim. Leyla burada doğdu. Bu kararı çok önceden vermiştim ben. Ama imkanım yoktu. Türkiye’de yaşayan bir kadındım ve gerçekçiydim. Bir şeyleri hazır etmek ve buraya yerleşmek istiyordum. Bunun için çalıştım, para biriktirdim. Öyle ki yerli arabaya binerdim, Salı pazarından alışveriş yapardım. “Pinti” derlerdi bana. Ama hedefim vardı. “Bu para yeter” dediğim gün de kararımı hayata geçirdim.

Kaçmak mıydı seninkisi?

Şehrin göbeğinde doğup büyüdüğünde, Bodrum gibi bir yer sana çok cazip geliyor. Uç bir şey değildi bu. Ama herkes aynı şeyden zevk alacak diye bir şey yok. Öyle imkanlar vardı ki, öyle ortamlara girmiştim ki, isteseydim farklı bir yaşamım olabilirdi. Müzayedelere katılan, şık şeyler giyip her gece sosyetik mekanlara giden, öyle bir çevrede takılan biri de olabilirdim. Evlenip çoluk çocuğa karışabilirdim ya da… Ama bana öylesi bir hayat çok sıkıcı geldi. Bana tersti. Ruhta o yokmuş demek ki…

Bir kırılma noktan oldu mu? Ya da hangi ‘an’da ‘Tamam artık her şeyi geride bırakmaya hazırım’ dedin?

Bir gün İstanbul’da trafikte farkıma vardım… Ne yapmışsa artık hayat bana, yanlış yöne giren bendim. Yüzde yüz hatalıyım. Ters yoldayım. Karşıma bir taksi çıktı. “Sen gideceksin” inadındayım. Bu delirmek işte. Adam çıldırdı. Söylendi. Kilitledim arabayı, oturuyorum içinde. “Merve sen bu değilsin” dedim kendime. “Deliriyorsun!”… Bu şekilde yaşayan çok insan var büyükşehirlerde. İnsanların gözlerine bakıyorum “deli” görüyorum. Azar azar hayatlarına öyle bir girmiş ki mutsuzluk. Herkes her an kavgaya tutuşacakmış gibi. Gerilim içinde yaşıyorlar. Bir kapanın içine sıkışmışlar gibi. Bir an çıkabilseler, bambaşka bir dünya var. Onu görecekler. Benim de kendimi gördüğüm bir andı o… 

Hiç pişmanlık duydun mu? Ya da özlem?

Hiç özlemiyorum. Özleseydim, duramazdım. Burada yaşamak –mış gibi olurdu. Zaten özleyeceğimi düşünmedim bile. Bana inanmayanlar vardı. “Geri döner” diyorlardı. Beni tanımayanlarmış onlar. Ben hep biliyordum, bir daha asla dönmeyeceğimi. 

Günlerini nasıl geçiriyorsun Bodrum'da?

Emekli hayatı gibi… Bir şey yapmaya çalışmıyorum. Haftanın üç gün yüzmeye, üç günü de spor salonuna gidiyorum. Öğlene kadar sporla geçiyor. Köpeklerimle yürüyüş yapıyorum. Sonra Leyla’ya yemek hazırlıyorum. İçki içmem. Geç yatmayı sevmem. Eller havada bir tip değilim. O kafa uymuyor bana. Otururum bahçemde. Orada bir ateş çukurum var. Akşamlarım ateşin başında geçer. Orada neler dönüştürürüm neler…

Dönüştürmek derken?..

Kendimle ilgili şeyleri dönüştürürüm ben… Eski resimler, anılar, iyi niyetler… Büyücü gibiyim!.. Elementlerin gücü diyorum ben ona. Bir şey düşün, ondan kurtulmak iste, ya da bir duruma daha iyi bakmak iste… Onu dönüştürebilirsin bu şekilde… Hayata üzülmek yerine, her şey iyiye gidecek diye düşünmek bana daha iyi hissettiriyor. Benim hayatımda işe yarayan bir ritüel. Mutlu oluyorum böylece. Yüz çizgilerim bile yok oldu. 

LEYLA OLDUKTAN SONRA SABİTLENDİM OLDUĞUM YERE

Anneliği anlatır mısın bize? 

O çocuğu elime aldığım gün çok tuhaf bir gündü. 5 yaşına gelene kadar konuşan bir petim var gibi hissettim ben. Yemeğini veriyorsun, yatıyor, kalkıyor. Tek farkla, bu konuşuyordu! Leyla’yı kucağıma ilk aldığımda, “Bilerek hata yapmayacağım” dedim. “Bilmeden yapabilirim”… Tek çocuğum olacağını biliyordum. Onu tamamen yaşamak istedim. Her gününü, kaçırmadan. O söz yüzünden onu bırakıp bir yerlere gitmeyi hiç düşünmedim.  Hayatımın 17 – 18 senesini pause ettim ben! Annelik böyle bir şey sanırım. Ona adıyorsun yaşamını. Her şeyin önüne koyduğun bir insan oluyor hayatında. Sabitleniyorsun olduğun yere. Dünyayı gezmek,serserilik yapmak gibi bir lüksün yok. Zaten bana göre değildi. Eskiden dalış yapardım, dağa tırmanırdım. Adrenalin sporlarını severdim. Anne olduktan sonra onları da yapamadım. Bir yerime bir şey olursa, bu çocuğa kim bakar diye düşündüm hep.

Leyla’yı büyütürken kuralların var mıydı? Nasıl bir anne oldun?

Benim için annelik; onu korumak değil, kendini korumasını öğretmekti. Çocuk dayatmayla büyümemeli dedim hep… Doğayla, bilimle iç içe büyüsün istedim. Bitez’deki evimizin iki dönümlük bahçesi vardı. Üç yaşındayken bahçeye salardım Leyla’yı. “Ben ormana gidiyorum” derdi. Ona orman gibi gelirdi orası. Özgürce bahçede dolaşarak, düşe kalka büyüdü… İstedim ki hiçbir müdahalede bulunmayayım çocuğuma. Yürümeye ve kendini az buçuk ifade etmeye başladıktan sonra bıraktım ben Leyla’yı doğaya. İzliyordum. Bir insan ne yapar? İlginç bir deneyim süreciydi benim için de, onun için de… Hala müdahale etmem. Hiçbir şartlama yoktur aramızda. Kendisi karar verir, seçimlerini kendisi yapar. 

Sen de özgür bir çocuk olarak mı büyümüştün?

Hayır. Tam tersiydi hatta. Üniversite sınavında tercih listemi bile babam doldurmuştu benim. Ters tepti belki de… Onun için bu kadar özgürlük tanıdım Leyla’ya ben. Leyla çok dengeli, çok aklı başında bir birey oldu. Hiç travma yaşamadı hayatında. 

Leyla seçeceği mesleğe karar verdi mi?

Fotoğraf eğitimi almak ve yurt dışında okumak istiyor. Gençler şimdi burada bir gelecek görmüyorlar. Öyle bir gerçek var. Çoğu gitmeye çalışıyor. Ben de “Kal” demiyorum. 

Annesinin izinden gidebilir mi? Mankenlik var mı aklında?

Yoktu uzun süre. Bu evde öyle bir hava yoktu çünkü. Annesinin manken olduğunu uzun yıllar anlamadı Leyla. İlkokula başlayınca öğrendi. Son iki yıldır bir değişim oldu. Büyüdü ve bu işten hoşlanmaya başladı. “Ben de olabilirim” demeye başladı. O his ona hiç verilmediği halde. Bu ülkede şu an mankenlik yok. Ajans da yok, defile de. Çünkü tekstil yok. Cast ajanslar var. Başka bir sektöre dönüştü yani…  Leyla, Victoria’s Secret mankenlerinin ajansı olan Elite Model’e girmek istiyor. Şu an sadece Londra, Amsterdam ve Kanada’da var. Hırs yaptı.

Türkiye’de olmasını tercih etmez miydin?

Hayır. Burada Merve’nin, Serdar’ın kızı… Ama orada bizi kimse tanımaz. Tek başına başaracak. Yapabilir bence. Zaten kararını vermiş durumda. Denemek için fotoğraflarını Londra’daki bir ajansa göndermişti. “Gelin” dediler. O sadece bir denemeydi. Şimdi ciddi ciddi düşünüyor. 

GERÇEK MERVE’Yİ BULMAK İÇİN…

Buraya gelince mutluluğu mu buldun?

Bodrum’a taşınmak mutlu etmedi. Onu sadece ateşledi. Benim hayatım bir viraj aldı. Bir kere ben kendimden hoşnut oldum. “Aferin bana, çok iyi yaptım” dedim. İkincisi, toprak canlı burada. Şuradan bakınca görüyorsun. Toprağa elini sok, o sende işliyor! Ama başka bir şey oldu bende. Orada bir canlı var. Bütün bir canlı… Şamanik bir bakış açısı geliyor sana. Fark ediyorsun. Değişim bende öyle başladı. 

Nasıl bir değişim?

Öncelikle bana yapıştırılan her şeyden sıyrılmaya çalıştım ki gerçek Merve’yi bulabileyim. Düşünüyorum, salıyorum ortaya. Belki vizyonerimdir bilemiyorum… Düşünmek için doğmuşumdur belki de. Ama düşüncelerimi yaymaktan söz etmiyorum. Deli değilim! Bütünsel bir bakış açım var. Dış dünyayı yansımam görüyorum. Oturup kötü şeyleri düşünüp kahrolmuyorum. İyi şeyler düşünüyorum. Kendi çocuğumu da böyle yetiştirdim ben. Dünyayı ve insanları kucaklayıcı bir anlayışla... 

Sosyal paylaşım ağlarında minik minik kısa ama derin mesajlar yazıyorsun. Pek çoğunu anlayamıyorum desem yeridir. Spiritüel bir uyanış mı yaşıyorsun?

Spritüel olmak aslında ‘kendin olmak’ demek… Kişilikleri, kimlikleri üzerimize giyiyoruz ve benimsiyoruz biz. Ama onun altında kim var? Küçük birer çocuk!.. 

Uyanış mıydı bu?

Bence ben uyanıktım. Ama bilgisizdim. Sadece fikirlerim ya da tarzımdan dolayı kendimi suçluyordum. “Sen de hep değişiyorsun canım” dediklerinde, değişimin kötü olduğuna inanırsın. Bilgi sahibi oldukça, farklı yerlere oturtuyorsun düşüncelerini. Uyanıştan kastedilen şu. Doğuyorsun, ailen sana bazı değerler veriyor. Okul da aynı şekilde.. İş bulacaksın, meslek sahibi olacaksın, aile kuracaksın. Dünya böyle düz bir şey. Mucizevi bir durum yok. Her şey planlı. Yaşarken, bir gün anlıyorsun ki senin gerçek sandığın hiçbir şey gerçek değilmiş. Matrix gibi… Bu avatar dediğim tipin içinden izlediğim bir dünya var. Bununla hissediyorum, bu avatarın bir yerine bir şey olsa hissediyorum. Ama bu bir araç. Ben soyut bir varlığım aslında. Anlatmak zor. 

Bu değişimde okuduğun kitapların da etkisi oldu mu?

Olmuştur tabii… Kitap biriktirmem ben. Her gün kütüphanenin önüne geçip, hangi kitapları verebilirim  diye düşünürüm. Oturduğum yerlerde bıraktığım bir sürü kitap vardır. Sadece ilk sayfasına Merve 1 yazarım… Bırakırım. “Kitabın ilk sahibi olduğumu anlatırım yani”… Ama soyadımı yazmam. Evimdeki küçük kitaplıkta sadece Azimov ve birkaç Osho var. Onları veremiyorum. Hani dönüp dolaşıp okuduğun bazı kitaplar vardır ya, işte benimkiler onlar. 

BEN MERVE’Yİ YOK ETMEYE ÇALIŞIYORUM 

Şamanik bir bakış açısı mı?

Kısmen. Ama hepsi kendime göre… İçimden geldiği gibi. Ben Merve’yi yok etmeye çalışıyorum aslında. Unutulsun istiyorum. Çünkü daha özgür olacağım o zaman. O benim özgürlüğümü alan bir şey.

Etrafımız kedi köpeklerle sarıldı şu anda! Tanıştırır mısın bizi kendileriyle?

Üç köpeğimi de sokaktan bulup aldım. Zippo labrador kırması. İçlerinde en sosyal olanı odur. Naciye içine kapanık bir köpek. “Bir gün hepimiz Naciye cehenneminde yanacağız” diyorum. Çünkü devamlı azarlıyoruz onu. Bianca asil bir köpek… Haski kırması. Kedilerin sayısı belirsiz. İsim vermeyi de bıraktık. Leyla onları numaralandırıyordu bir ara… 

Bodrum’a ilk geldiğin yıllarda ilginç olaylar yaşadın mı? Şöhretin seni buralara kadar izledi sonuçta…

Yaşadığım en ilginç olay kızımın anaokulundaydı. Çocuklar benim manken olduğumu bilmiyordu burada. Patika’da veliler mesleklerini anlatıyordu her hafta. Kimse beni çağırmadı. Haftalarca meslek dinledim. Sonunda beni çağırdılar. O gün biraz makyaj yaptım. Biraz  yüksek ökçeli giydim. Manken gibi görüneyim diye… Karşımda 5-6 yaş grubu çocuklar var. Önce anlattım tabii, manken kime denir, ne yapar? Sonra bir müzik hazırladım, “Hadi manken gibi yürüyelim, poz verelim” dedim çocuklara. Çocuklar kalktılar, biri hariç. O köşede oturmuş kötü kötü bakıyor bana. Leyla’nın en iyi arkadaşı… Efe… Annesi de benim iyi arkadaşım. “Efecim sen niye katılmıyorsun” diye sordum. Omuz silkti. Neyse biz devam ettik eğlenceye. Akşam eve geldim, telefon çaldı. Efe’nin annesi arıyor. “Sen bugün okula mı gittin?” diye sordu bana. “Evet” dedim. “Seninki pek asık suratlıydı” diye bilgi verdim. “Eve de öyle geldi” dedi. Annesine “Leyla’nın annesi kendini manken sanıyor anne” demiş! Çocuk o kadar kondurmuyor yani!.. 

Var mı hayalin, hedefin? Bundan sonraki yaşama dair planların?

Plan yapmam ben. Hiçbir amacım yok. Güne göre yaşarım. ‘An’da yaşarım. Ot gibi yaşıyorum belki… Hiçbir şey yapmadan. Ne için bir şey yapacağım bir de? İtibar için mi, para için mi? Ben ancak böyle bir oluş amacına sahip olabilirim. Ama hep bir şerh koyuyorum. Yarın fikrim değişebilir. Değişirse söylerim. Ama biliyorum ki bir gün Bitez’e döneceğim. Öyle hissediyorum. İlk evimdi orası Bodrum’da… 

Müthiş bir iletişim ve sevgi var köpeklerinle aranda… Hep böyle miydin sen? 

Ben doğmuşum, hastaneden eve getirmişler, köpeğimiz “Altın’ın minderine koymuşlar beni!  3 yaşıma kadar Aksaray’da oturuyorduk. Daha sonra Osmanbey’de apartman hayatı başladı. Köpeğimiz alt katta yaşayan babaannemin evinde kalırdı. Ben de 8 yaşıma kadar orada yaşadım. Köpeğin minderine kıvrılır, patisini yorgan gibi üzerime çekerdim. Köpek kokusuyla uyurdum. O koku bana ‘yuva’ kokusu gelir… Şimdi de öyleyim. Hayatımda hep hayvanlar oldu benim. 

Bir kadın olarak Merve İldeniz’i tanımlar mısın bana? 

Aslında ben hiç ‘kadın’ gibi bir kadın olmadım. Görüntü öyle ama ruh öyle değil. Kadınsı tavırdan, görüntüden hoşlanmıyorum. Normalim ama kadın gibi bir kadın değilim. Nasıl tarif ederim bilmiyorum. Bende çocuk enerjisi görüyor insanlar, kadından çok... 

Peki ya mankenlik? Manken olmayı istemedin mi hiç?

Hiç mankenlik gibi bir hedefim yoktu. Çok fazla tesadüfle oldu. Kader planı demek ki. Annemin butiği vardı. Mal seçmeye, defile izlemeye giderdik. Oradan gelirdi teklifler. Çok bilinen bir mağazanın müdürü, defileye davet etti. Buz pateni kayıyorum Taksim’de… Bir gün gidiyorum kapalı. Reklam filmi çekiliyormuş. Mankenler kaymayı bilmiyor, birkaç genç lazım bize derler. Öyle öyle girdim ben sektöre. Çok iyi para veriyorlardı bir de… Hiç yüzümün görünmediği bir reklam filminde, o dönemin parasıyla 10 bin lira kazanıyordum. Babam ayda 5 bin lira veriyordu! Bir diğer reklamdan 60 bin lira kazandım mesela… Babam hala 5 bin lira veriyor! Ruhumda kadınlık yok, gösteriş yok ama iyi para kazanıyorum. Eh aptal da değilim… Bu arada sektör benden bir manken yaratırken zorlandı tabii… 

Mankenliği özlemiyor musun?

En iyi arkadaşım Şebo’m (Şebnem Rengül  Çetiner) Yalıkavak’ta bir butik işletiyor. (Bu arada Şebo da zaman zaman sohbetimize katılıyor.) Bazen dükkanına gider, kıyafetlerini dener dener çıkarırım. Dayanamıyorum. Hem mesleki deformasyon, hem de kadınlık var serde… Ama mesleği asla özlemiyorum.

HEP BALERİN OLMAK İSTEDİM

Tekrar yaşama gelsen, yine aynı yollardan geçer miydin? Yoksa başka bir şey mi olmak isterdin?

Aynı hayatı yaşardım ama ben dansçı olmak isterdim. Balerin olmak… Çocukken bir kez gittim kursa. Terledim, üşüttüm. Babam bir daha göndermedi. Okulundan olacaksın hastalanıp dediler… Çok iyi bir dansçı olabilirdim oysa. O yapı var bende. Biraz boyum uzun o kadar… 

Ya aşk? Var mı hayatında?

Var tabii…

Evlilik düşünüyor musun?

Hiç gereği yok. Anlamlı gelmiyor bana. Bu benim kalbimle, onun kalbi arasında bir şey. Belediyeye ne? O cüzdanı geline veriyorlar ya, ben o duyguyu sevmedim. İki kez aldım elime, ikisinde de eksilmişim gibi hissettim. Sanki o ana kadar ben bir bütündüm. Sonra birinin bir şeyi oldum. Onun için kadına veriyorlar bence. Bu düzen bence kadını köleleştirmek için evliliği cazip hale getiriyor. Masal kitaplarından başlıyor o şartlandırma. Bana doğru gelmiyor. 

Eski hayatından, yani mankenlik döneminden dostlarınla görüşüyor musun hala?

Dostluk, arkadaşlık olabilecek bir ortam değildi orası. Herkes rakipti çünkü… Senden daha güzel ya da daha iyi olması sorun değil… Senden daha çok kazanıyorsa bir manken, o senin rakibin olur. Yıllarca en çok kazanan mankendim. Beni nasıl sevsinler? Başka nedenlerle de sevmeyebilir tabii ama bu yeterli zaten. Her gittiğin işte aşağı yukarı aynı kadro var. Onlarla kavgalı değildim. Her gün görüyordum çünkü. Asgari müşterek tutturmuştum. Kimseye kötü niyetle yaklaşmadım. Ama hayatımın içine de fazla almadım. Ama iki kişiyle hiç bağımı koparmadım. Birlikte çok fazla iş yapmadığım ama çok sevdiğim ve iş dışında da görüştüğüm Sinem Üretmen vardır mesela. O kız kardeştir benim için. Meslektaş dahi demem. Bir de Engin Koç’un yeri ayrıdır. Bu iki insan beni her zaman içimdeki çocuk olarak görüp sevmişlerdir. Ailedir onlar.

En parlak çağında meydanı başkalarına bırakmak zor gelmedi mi? Kıskanmadın mı hiç geride kalanları?

32 yaşındayken mankenlik yapıyorsan, kendini yaşlı, çirkin ve kilolu hissediyorsun. Yanında yürüyen 22 yaşında çünkü! Çok ilginç bir meslek. Dışarıdan insanlar seni nasıl görürse görsün. Senin durumun bu. Yetersizlik var hep. Sürekli yarış içindesin. Çok acımasız. Hatta 25 yaşındayken “O artık yaşlandı” diyeni duyarsın. Duydum ben! O yüzden özlemedim. Bir de sektöre inancımı yitirmiştim. Güzel bir şey yapmıyordum ben. Sıska olmak uğruna aç geziyordum. Benim bedenim ideal olarak lanse ediliyordu kadınlara. Ve onlar acı çekiyorlardı öyle olabilmek uğruna. Haksızlık bu. 

Şimdi de aç geziyor musun? Çünkü hala manken ölçülerindesin...

Alışkanlık artık. Sofra kurup oturmak benlik değil. Bir çanağım var. O benim mide ölçüm. Başka bir kap kullanmam. Acıkınca yerim. Sadece kahvaltım mükemmeldir. Spor yaptığım için kurt gibi aç geliyorum eve. Üç yumurtam, tereyağlı ekmeğim mutlaka vardır. Geç saatte yemek yemem. İçki içmem. Böyle böyle koruyorum demek ki formumu. 

.Keyifli sohbetin için teşekkür ederiz...

 

Selda Öztürk

Haber Yorum

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

-